SEMİYOTİK

Semiyotik, Charles Sanders Peirce’ün çalışmalarıyla bilinir hale gelmiştir ancak kökleri Aristoteles’in geliştirdiği mantığa kadar gider. Aristoteles sonrası dönemden de özellikle 13-14. yüzyıl İngiliz mantıkçıların (William of Ockham, Duns Scotus gibi) eserleri ve 18. yüzyıl Empirisizm geleneği (George Berkeley, David Hume gibi) öne çıkar.

Semiyotik, işaret ilişkilerinin bilimidir. Bu şekilde ele alındığında da Mantık ile aynı olduğunu görürüz. “İşaret ilişkisi” ise ayrıntılı bir kavramdır. Semiyotik geleneğinin temsilcilerine göre “zihin” bir işaret ilişkisidir. “Zihinsel” her türden beceri ve eylem ancak ve ancak “işaretler” aracılığıyla olur. Zihnimizde bir elmayı evirip çevirebiliriz, ancak gerçek bir elma yoktur; bir temsil (representation) vardır. İşte bu temsiller işarettir. İşaret ettikleri nesneler vardır, o nesneleri işaret etme şekilleri vardır ve son olarak da yorumlanma şekilleri vardır.

Üstteki paragrafta ima ettiğimiz üçlük Peirce’ün geliştirdiği semiyotiğin de en temel önermelerinden biridir. Her işaret ilişkisinde üç temel bileşen vardır: işaret (sign), nesne (object), yorumcu (interpretant). Bu yönüyle ele alındığında, Peirce’ün işaret teorisi günümüzde yaygın şekilde kullanılan Saussure’ün Semiyoloji’sinden önemli şekilde farklıdır. Semiyoloji’de “gösteren-gösterilen” ikiliği vardır. Ancak, günümüz zihinbilimleri ve dil felsefelerinde de acı şekilde deneyimlediğimiz üzere, bu ikilik işaret ilişkilerini incelemek için yetersizdir. Yorumcudan bağımsız bir işaret ilişkisi mümkün değildir. Aynı nesneye atıfta bulunan aynı işaret, farklı yorumcular için farklı etkiye sahiptir. Bir doktorun “kızamık semptomları” gördüğü yerde, sıradan kişi “kırmızılık” görür.

İşaret, nesne ve yorumcu arasındaki ilişki de rastgele değildir. Bir düzenlilik mevcuttur. İşaret birincildir, nesnesinden bağımsız bir işaret tahayyül edebiliriz. İşaret olumsallık veya duyu verisi gibi düşünülebilir. Ancak o işaretin bir yorumu olarak nesne tahayyül edilebilir. “Var olmak algılanmaktır” demişti Berkeley. Bu da onun net bir tezahürüdür. Nesneleri ancak işaretleri vasıtalarıyla biliriz. Bu sebeple işaret birincil, nesne ikincildir. Yorum(cu) ise üçüncüldür. Hem işaret hem de nesne tarafından belirlenir. Ve, hem işaret hem de nesne, yorumcudan bağımsız olarak mümkündürler. Buna Peirce, birincilik (firstness), ikincilik (secondness) ve üçüncülük (thirdness) diyor. Bunların arasında, birkaç cümle önce bahsettiğimiz “hiyerarşi” var.

İşaretler, nesneler ve yorumcular için de bu üçlük geçerli. İşaretlerin ve yorumcuların üçlükleri daha teknik bir analizin konusu ancak nesnelerin (yani işaretlerin nesnelerine bağlanma şekillerinin) nasıl üçe ayrıldığı çok popüler olduğu için ona kısaca değinelim. Bir işaret, nesnesini üç farklı yolla “belirliyebiliyor” (determine): ikon, indeks ve sembol. İkon, bir benzerlik (likeness) veya uyaran (sensation) ilişkisi gibi düşünülebilir. İndeks, nesnesiyle fiziksel (nomolojik) olarak bağlantılıdır. Sembol ise nesnesine “alışkanlık” (habit) veya “belirlenmişlik” (tespit edilmişlik, imputed, assigned) bağıyla bağlıdır. Her türden zihinsel süreç bu işaret türlerinin sürekli dönüşümüdür. İlk başta olan şey, bir tür görsel uyarandır (ikon). O görsel uyaranın, “koltukta uzanan kedi” (indeks) olduğunu fark ederiz. Koltuğa yaklaşıp kediyi sevmeye karar (sembol) veririz. Retinamıza düşen görüntü bizden bağımsızdır, ancak o görüntünün “koltukta uzanan kedi” görüntüsü olduğunu fark etmek bize bağlıdır. Daha önce hiç koltuk veya kedi görmemiş olsaydık, bu görüntü (ikon) o nesneyi (indeks) belirleyemezdi. Koltuğa yaklaşıp kediyi sevmek istemek de bize bağlı. Aynı durumda aynı şeyi fark eden bir başka kişi uzaklaşmayı da tercih edebilirdi. Kararlar veya düşünceler de dahil her türden eylem de bu sebeple semboliktir. Bir ikonun, bir indekse atıfla yorumlanması sonucu “bilgi” ortaya çıkar ve bu şekilde tanımlandığında “bilgi” de semboliktir. Bu ne yazık ki yanıltıcı olmuş, 1950 sonrası zihinbilimler ve yapay zeka felsefeleri, bilgiyi ikon ve indekslerden türetmeden, sembolik olarak temsil etmenin “zihinsel olguları” açıklamak için yeterli olabileceğini düşünmüşlerdir.

Konu üzerine yazılar

ALS – III: Teşhisin Doğası

Slavoj Žižek diyor ki bir psikanalistin yaptığı iş bir detektifin yaptığı işe çok benzer. Elde bir takım ipuçları vardır ve bu ipuçlarını geriye doğru takip ederek ne olup bittiğini bulmaya çalışır psikanalist. Ancak, bunu yaparken unutmamalıdır ki bir suçlunun suçunu gizlemek için izlerini örtebileceği ve hatta sahte ipuçları koyabileceği gibi insan psikolojisindeki bozukluklar da kendilerini […]

ALS – II: Batı Bilimlerindeki Eksik Unsur

Başlık üzerine çok kafa yordum, kafa yordukça iyice saçmaladım. Batı kültüründen kastım şu an içinde yaşadığımız her şey. Eğitim sistemimizden tutun da bilim anlayışımıza, felsefe algımızdan tutun da mühendislik yapma şeklimize, iktisattan tutun da psikolojiye… “Batı” dedim çünkü bu düşünme şeklinin temelleri önemli ölçüde Batı’da atıldı. Ancak, daha da önemlisi, bu kültürün birincil sahiplenicisi Batı […]

Zihinbilimlere Dair Bazı Önermeler – II

Bir önceki yazıdan devam edelim. Zihinbilimler Batı felsefesinin kusurlarını miras almıştır. Kartezyen anlayış güçlü bir şekilde varlığını sürdürmektedir. Zihin (veya ruh) ve beden halen iki ayrı töz olarak resmedilmektedir. Bu iki farklı tözü barıştırma çabaları mevcuttur ancak iki farklı töz ortaya atmak zaten sorunludur. İşlevselci (functionalist) yaklaşıma göre zihin beynin bir işlevidir. Sindirimin midenin bir […]