Kategoriler
Psikoloji Yerellik İlkesi

Zihinbilimlerdeki Cevapsız Sorular

Başlığı “açık sorular” diye düşünmüştüm, biraz “click-bait” olsun istedim. Ama aslında “click-bait” de değil, birazdan sıralayacağım sorular gerçekten cevapsız. Böyle bir projeye giriştim, literatürdeki bazı soruları listeleyeceğim.

1- Molyneux problem: Doğuştan kör birisi, gözleri açılırsa, “küp” ve “küre”yi ayırt edebilir mi?

Bunu ilk soran kişi 1689’da bir mektup ile John Locke’a soruyor. Locke “hayır” diyor ancak net bir açıklama getiremiyor. 1708’de George Berkeley, bunun “imkansız” olacağını söylüyor. Çünkü, Berkeley’in teorisinde görsel izlenimler (hafızalar, bilgiler, temsiller) ve dokunsal izlenimler iki farklı grup. Birbirlerine bağlanabilirler ancak bu sadece deneyim ile olabilir. Bu sebeple net bir şekilde “hayır” diyor Berkeley. Onun çalışmalarını sürdüren Thomas Reid de hem bir sürü görme sorunu olan kişiyle çalışıyor hem de benzer vakalar arıyor ve o da “hayır” diyor. Gördüğümüz şeylerin yuvarlaklığı, yumuşaklığı, uzaklığı, boyutu gibi niteliklerini “anlayabiliyoruz” çünkü görsel deneyimimizi dokunsal deneyimimizle birleştirdik. Aksi takdirde bir nesneye bakarak onun “dokunsal izlenimlerini” tayin edemezdik. Yumuşaklık, doku, sıcaklık, uzaklık gibi kavramlar “dokunsal” kavramlardır.

Bugün bu soruya cevabımız hala “hayır”. Ancak artık elimizde deneysel veriler de var. MIT’den bir adam, 5-6 kişi buluyor doğuştan kör ve göz ameliyatıyla gözü açılacak, bu kişilerin hiçbiri ayırt edemiyorlar bir küreyi bir küpten ilk kez gördüklerinde. Ancak, çok kısa bir süre sonra bu kişiler de öğreniyorlar “dokunsal” ve “görsel” uyaranları birleştirmeyi.

Soruya cevabımız “hayır” ancak mevcut zihinbilimlerin bir “açıklama”sı yok. Berkeley ve Reid’in ötesine geçemediğimiz gibi, onların çalışmalarını da unuttuk.

2- Sembol Temellendirme Problemi (Symbol Grounding Problem): Bu soru da diyor ki, eğer zihnimizde sembolik temsiller varsa, bu temsiller dış dünyaya nasıl karşılık geliyorlar?

Bu da aslında çok “üfürme” bir problem. 20. yüzyılın hemen başlarında, “sembol” kavramını bolca kullanmaya başladı psikologlar. Mesela Pavlov ve diğer davranışçılar, hayvanların da “sembolik” bilgi edinebildiğini gösterdiler. “Sembol” kavramının bu şekilde kullanılması, Semiyotik faciasıdır. Ancak, bu kullanım hala güncellenmemiştir. Mesela, Google’a “symbolic species” yazın, bir sürü antropoloji, sinirbilim vs kitabı çıkacak karşınıza. Çünkü bu hatalı “sembol” anlayışının esas çıktısı şu oldu: “insan en iyi sembol işleyen canlıdır”, “insanı diğer canlılardan farklı kılan sembol işleme ve üretme yeteneğidir”… “Sembol” böyle bir şey değildir. [Semiyotikle ilgili de ayrıntılı bir rapor yazma vakti geldi.]

Yanlış gelişen “sembol” algısına en çok katkıyı da elbette “bilgisayar analojisi” verdi. “Bilgisayar analojisi” dediğim şey, beynin de bilgisayar gibi çalıştığını söyleyen mesnetsiz görüş. Bu görüşün temelleri çok çok eskidir ancak bu kadar popülerleşmesi 1940’larda olmuştur. O dönemde “programlanabilir makine”ler popülerleştikçe, insan zihninin de aslında bu türden bir “program” ile çalıştığı gibi “komik” bir kanı yerleşmiştir. Bugün de değişmeden durmaktadır. Beyin = Donanım, Zihin = Yazılım diye özetleyen bir sürü makale, kitap var. Bu ne yazık ki böyle değildir, bu anlayış her şeyden önce “komik”tir.

3- Hafıza Problemi: Bir üstteki maddenin doğal bir çıktısı da aslında “hafıza” kavramı. Bugün yoğunluklu olarak hafıza teorilerimiz “depo analojisi” (storage analogy) kullanıyor. Bunun güzel bir eleştirisini Henry Roediger 1980’de vermişti.

Hafıza bir depo, bilgi de semboller gibi tasvirleniyor. Beyin de bilgi deposu, yani sembol deposu. Ve o sembolleri işleyen matematiksel kurallar var. Mevcut bilişsel psikoloji anlatısı bu şekilde. Bunun bir çıktısı üstteki soru olurken, diğer çıktısı da hafıza problemi oluyor. Hafızayı oluşturanın “ne” olduğu problemine bugün bile verilmiş net bir cevap yok. Donald Hebb’in “The Organization of Behavior” kitabında güzel bir model var ancak henüz tamamen okumadım. Hemen hemen diyor ki, hafıza yapının zamana göre türevidir -memory is structure over time. Yani, hafıza, sinir dokunun zamana göre değişmesidir. Elbette bu değişim uyaranlarla olmaktadır. Görmek, dokunmak, işitmek hepsi aktif şekilde bizi uyaran fiziksel nesnelerdir aslında. Ve bu uyarılmalar sinir dokuyu değiştirir. Hafıza da işte bu değişimdir. Bir görüntü ve bir ses birbirine sıkı sıkıya bağlanabilir deneyimde bolca bir araya geliyorsa. Örneğin, “köpek silueti” ve “havlama sesi” sıkça bir araya gelir. Hebb’e göre bu yapılar birbirlerine bağlanmalıdırlar.

Hebb, 1949’da yazıyor. Tam aynı dönemde, Turing de Zachary Young’a bir mektubunda diyor ki, “sinir hücreleri spesifik bir noktaya gitmekten çok spesifik bir devreyi tamamlamaya çalışıyorlar”. Turing ve Hebb’in söyledikleri bir arada alındıklarında, ortaya çok net bir resim çıkıyor:

1- Farklı sinir merkezlerinin (farklı duyular, salgı bezlerini aktive eden nöronlar vs) topolojik anlamda bir araya gelmesi “bilgi”dir. (Turing)

2- Nöronlar deneyimin niteliğine göre yapısal olarak değişiyorlar, eş zamanlı aktif olanlar birbirleriyle birleşme eğilimindeler. (Hebb)

3- Canlıların formları (duyusal ve eylemsel karmaşıklıkları), üretilebilecek topolojik karmaşıklığı, yani canlının “zihinsel karmaşıklığını” belirliyor. (Zihniyat)

1 ve 2’yi daha derli toplu yazarsak, 3’ün bu ikisinden doğal olarak çıktığını görürüz. Bu önemli bir bulgu, çünkü 3 çok değerli şeyler söylüyor. Örneğin, bir sincaba bakıp da “zihinsel karmaşıklığını” nesnel olarak değerlendirme şansı veriyor. Bir sincabın çözebileceği problemler sincabın formuna ve deneyimine bağlıdır. Davranışçılar “form” bileşenini tamamen atladılar. Bilişselciler de “form” yerine soyut zihinsel organlar (örneğin “dil organı”, “matematik organı” vs) türettiler. Halbuki, “form” dışında bir kunduz ve bir insanı farklı kılan “zihinsel bir bileşen”e gerek yoktur. Eğer kunduz formunda dünyaya gelseydim, kunduz kadar zeki veya becerili olabilirdim. Davranışçılığa karşı türeyen okulların bir diğeri olan Etoloji, bu hataya düşmemiştir. Her hayvan türünün “doğasına” uygun şekilde çalışılması gerektiğini söylemiştir. “Form” belki çok iyi teorize edilememiştir ancak çalışmalarda her zaman dikkate alınır. Bir güvercine ayağıyla değil de gagasıyla basacağı tuşlar verirler örneğin. Karga ise hem ayaklarıyla hem de gagasıyla etkileşmekte ustadır, çünkü formu buna uygundur.

One reply on “Zihinbilimlerdeki Cevapsız Sorular”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.