Kategoriler
Felsefe Psikoloji

Ruh-Beden Ayrımı Üzerine

Aristoteles “Hayvanlar Üzerine”de (On Animals, De Animalibus) diyor ki “zihinsel” dediğimiz becerilerin hepsinde “bedensel” bir yön vardır ve tersi de geçerlidir.

Yani hiçbir eylem sadece zihinsel veya bedensel değildir. Yine de “zihin” ve “beden” ayrımı yaparız. Çok sorgulamayız bu ayrımı yaparken. Düşünmek, istemek, korkmak, inanmak, güvenmek gibi haller zihinseldir. Koşmak, atlamak, fırlatmak, uyumak gibi hallerse bedenseldir. Bu iki farklı hali anlamlı kılmak için zihin-beden ayrımı yaparız aslında. Bazı eylemlerimiz kollarımız, bacaklarımız, çenemiz vs gibi yapılarımızın çok spesifik hallerini gerektirirler. Bunlara “fiziksel” veya “bedensel” deriz. Bu türden spesifik uzuv veya kas hareketleri gerektirmeyenlereyse “ruhsal” veya “zihinsel” deriz. Bu ayrım çok iptidai bir ayrımdır. Söylediğinden fazlasını gizler. “Ruhsal” hallerin “bedensel” hallerden farklı olduğunu ima eder örneğin. Ancak bu doğru değildir. Bedensel anlamda “stres” altında diyebileceğimiz bir canlının “ruh” veya “zihin” sağlığı da bozulur. Duyduklarımız veya gördüklerimiz ruh halimizi doğrudan etkilerler, ancak duymak ve görmek bu ikiliğe göre “bedensel”dir.

Bedenin bittiği zihnin başladığı bir yer yok. Bu ikisini birbirinden soyutlamanın bir yolu da yok. Günlük dilde beden-zihin ayrımı faydalı olabilir ancak biraz derine indiğinizde pek de anlamlı olmadığını fark edersiniz.

İnsanın bir “ruh” veya muadili indirgenemez bir yapıya sahip olduğu fikri çok eskidir. Orta Afrika sanatında onbinlerce yıl geriye takip edilebilir “spirit” veya “anima” benzeri fikirler. Antropologlar inceledikleri her türden kabilede de bu türden inançlar bulgulamışlardır. Ayrıntıda çok farklıdır bu inançlar, ancak hepsinde “indirgenemez” bir ruh tasviri vardır. Bazısı kötülük, iyilik, arzu, şehvet, ihtiras gibi şeyleri de böyle tasvirler. Mesela, Hıristiyan halk geleneğinde içine “kötülük” kaçması temalı çok hikaye vardır. Bir kişinin içine “kötülük” tözü kaçtığında o kişinin “ruh”unu da kirletir. Ve eylemleri kaçınılmaz olarak bundan etkilenir. Bu türden soyutlamalar çok tutar. Çünkü basittirler. Günümüzde de aslında bundan sıyrılmış değiliz. Sadece fark etmiyoruz. Örneğin, “depresyondayım” dediğimizde bile “mekansallık” atfediyoruz “depresyon” kavramına. “Depresyon”u eylemlerimizin bir toplamı olarak değil de, eylemlerimizi yönlendiren dışsal bir süreç olarak algılıyoruz.

Buna benzer bir şeyi “karakter” konusunda da yapıyoruz. Karakter, dışsal bir gözlemcinin organizmayı gözlemlemesi sonucu elde ettiği bir takım kavramsal tanımlayıcılardır. Örneğin, bu adam “cimri” veya “bencil” veya “titiz” veya “dağınık” deriz. Bu isimleri takmak hem elimizdeki veriyi anlamlı kılar, hem de aynı adamın gelecekteki hareket örüntülerini tahmin etmemize yarar. Bunun dışında bir “karakter” yoktur. Ancak, insanlar kendi karakterlerine sığınmaktadırlar. “Karakter” bir tür indirgenemez töz gibidir mevcut anlatılarımızda. Halbuki bunlar yoktur. Davranışlar vardır. Ve, karakteri böyle katı tasvirlediğinizde olan şey, düzeltebileceğiniz davranışlarınıza kılıf uydurmaktır. “Benim karakterim böyle” bir mazeret cümlesidir. Mevlana der ki, “karakterinden sıyrılmış olana bak, işte o en özgür.” Buna benzer bir şeyi 20. yüzyılın ilk yarısında varoluşsalcı düşünürler de söylediler. Daha doğrusu 19. yüzyılın başından beri güçlenen bir geleneğin en popüler sesi oldular. “İnsan, özgürlüğe mahkumdur” dediler örneğin. İşte onların bağlamında da “karakter” sadece bir prangadır. “Benim karakterim bu” demek kolaya kaçmaktır.

“Ruhsal” veya “zihinsel” alanlar soyutlamak bir sürü işimize yarıyor üstte de gördüğümüz gibi. Ama “ruh-materyal” veya “zihin-beden” gibi ayrımlar sürdürülebilir ayrımlar değillerdir. Dualizm bir çözüm değil, sorunları halının altına süpürme çabasıdır.

Tarihsel olarak incelediğimizde de orta-çağlardaki “ruh-baskın” anlayış yavaş yavaş dönüşmüştür. Bundan 7-8 asır önceye giderseniz, “beden” değersiz bir şeydir. Bedensel şeyler “aşağı” şeylerdir. Bedensel zevkler aşağı zevklerdir. Bedensel acı, gerçek acı değildir. Bu türden bir anlatı çerçevesi bulursunuz. Bu sebeple “beden” “zihinsel” şeylerin altındadır. “Ruh” temizdir, “beden” kirli. “Ruh” yönetir, “beden” takip eder. “Ruh” özgündür, “beden” belirlenmiş. Descartes da hemen hemen bu anlatıyı somutlaştırmıştır. Ancak, çağının da gerekleri sonucu, “beden”e bir miktar daha çok yer vermiştir. Yine de Descartes felsefesinde aslolan “akıl” veya “ruh”tur. Beden, materyaldir. Kendi “hareket” veya “irade”si yoktur. “Ruh” ise öyle değildir. Hareket başlatabilir. Karar verebilir. Zevk alabilir. Problem çözebilir. Tanrı’ya yönelebilir.

Bir başka deyişle Descartes, insan yeteneklerinin bir listesini vermiş ve buradaki yeteneklerin en önemlilerini “ruh” diye soyutladığı o “nokta”ya atfetmiştir. “Nokta” diyoruz çünkü “ruh”un bedenle birleştiği yer olarak tek bir noktayı işaret etmiştir: epifiz bezi. Kartezyen anlayışa göre kararlar, zeka, seçimler, duygular, arzular, korkular vs. bedene tek bir noktadan bağlanan “gizemli” nesnelerdir. Ruh, bedene bunları iletir. Beden de buna uygun hareket eder. Bu anlayış tarihin tozlu sayfalarına “görünüşte” gömülmüştür, ancak “pratikte” çoğu zihinbilimci hala bunu arar. Örneğin, Noam Chomsky’nin dil teorisinde “dil organı” diye bir soyutlama vardır. Ve ona göre bu “dil organı” sadece insana has bir takım bilgileri tutar doğuştan itibaren. Mesela, dildeki “gramer” ancak böyle öğrenilebilir Chomsky’ye göre. [Meraklısına not: Chomsky 1956-58 arasında bunları söyledikten sonra, 60’lı yıllarda Kartezyen felsefesi keşfetmiştir ve 1965 yılında yazdığı kitapta kendi teorisiyle benzerliklerini tek tek sıralamıştır. Ancak, ne kendi sisteminin ne Kartezyen felsefenin düzgün bir eleştirisini verebilmiştir.]

Bu “gizemli” şeyleri arayan tek zihinbilimci Chomsky değildir elbette. Bir sürü antropolog insandaki “zihinsel sıçrama”nın sebeplerini aramaktadırlar. Yani, bir anlamda, aradıkları şey, insan beynindeki ufak bir değişim ve bu değişimin sonucu olarak “çok karmaşık” bilişsel yeteneklerin ortaya çıkmasıdır.

İnsanda, dili veya diğer karmaşık “zihinsel” süreçleri mümkün kılan şey “hayali” zihin organları değil, insan bedeninin karmaşıklığı ve üç milyon yıllık kültürdür. İnsan türünün materyal kültürü en az 3.4 milyon yıl geriye takip edilebilmektedir. Materyalin aktarılması demek, kavramların aktarılması demektir. Bugün doğan her bebek, insanlığın milyonlarca yılda damıttığı birçok bilgiye “hazır” olarak erişebilir. Bu “hazır bilgi” ve karmaşık insan formu, çok türden deneyime izin vermektedir. “Karmaşık insan formu” dediğimizde de gizemli bir şeyden değil, gayet nesnel olarak gözlemlenebilir anatomik verilerden bahsediyoruz. İnsan kadar hassas parmakları olan, insan kadar fazla yüz ifadesi olan, insan kadar fazla tür ses çıkarabilen başka bir canlı yoktur memeliler arasında. Tek tek bakıldığında, bir balina insandan çok ses çıkarabilir ancak onun da ne yüz ifadeleri vardır ne de gelişmiş ön uzuvları.

“Zihinsel” veya “bedensel” dediğimiz her sürecin (arzu, korku, irade, güç, istenç, karar, seçim, bilinç, vs.) fiziksel olarak nasıl türediğini ve karmaşık insan formu ve kültürüyle nasıl iç içe geçtiğini gözlemleyebiliriz. Buna benzer bir çalışmayı Thomas Reid 1700’lerin ikinci yarısında yapmıştır. Örneğin, “irade” diye bir kavram var. Bazı konularda veya olaylarda “irademiz” olduğunu düşünüyoruz. Bazı konularınsa “irademiz dışında” gerçekleştiğini düşünüyoruz. Peki, tam olarak ne demek istiyoruz? Neden bazı olaylar ilk türdenken bazı olaylar ikinci gruba giriyor? İşte Reid bunların nasıl ortaya çıktığını tek tek çalışmış. Aslında bu işi başlatan kendisi değil. George Berkeley ve David Hume temellerini atmışlardı bu yaklaşımın. Kartezyen felsefelerin “insan ruhu”na yükledikleri birçok “zihinsel” yeteneğin aslında “bedensel” olarak “öğrenilebilir” olduğunu göstermişlerdi. Ancak Reid, bu karmaşık zihinsel kavramların (arzu, güç, irade, otorite, korku, duygular, vs.) sadece duyular değil eyleme şekillerimizin de bir sonucu olarak ortaya tek tek nasıl çıktıklarını anlatmıştır. Bir sonraki yazıda bunların bazılarına bakabiliriz. Şimdilik tek bir soruyla bitirelim: eğer hiçbir şekilde hareket edemiyor (konuşmak, göz kırpmak bile yok – sıfır hareket) ancak etrafınızı şu an olduğu gibi algılayabiliyor olsaydınız, “irade”den bahsedebilir miydiniz? Başka hangi zihinsel kavramlar mümkün olmazdı böyle bir durumda?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.