Kategoriler
Felsefe Tıp

ALS – II: Batı Bilimlerindeki Eksik Unsur

Başlık üzerine çok kafa yordum, kafa yordukça iyice saçmaladım. Batı kültüründen kastım şu an içinde yaşadığımız her şey. Eğitim sistemimizden tutun da bilim anlayışımıza, felsefe algımızdan tutun da mühendislik yapma şeklimize, iktisattan tutun da psikolojiye… “Batı” dedim çünkü bu düşünme şeklinin temelleri önemli ölçüde Batı’da atıldı. Ancak, daha da önemlisi, bu kültürün birincil sahiplenicisi Batı oldu. Yazının devamını bu notu göz önünde bulundurarak okuyunuz.

Bize anlatılan akıl yürütmenin temelinde iki yöntem var: tümdengelim (deduction) ve tümevarım (induction). Bunların ikisi de sıkıntılı. İkisinden de “yeni bilgi” veya “kavram” türetmek olanaksız. İlerlemeden önce, bu kavramlara aşina olmayan okurlar için kısaca ne olduklarını özetleyelim.

İlk kez “köpek” gördüğünüzü varsayalım. Anneniz veya babanız o gördüğünüz şeyin “köpek” olduğunu söyledi ve siz de “köpek” ismini bu şekilde öğrendiniz diyelim. O köpeğin havladığını fark ettiniz. Sonra ertesi gün, başka bir köpek gördünüz, onun da havladığını fark ettiniz. Ve bir süre sonra gördüğünüz tüm köpeklerin havladığını fark ettiğinizi düşünelim. Bu gözlemlerinizin sonucu olarak “köpekler havlar” önermesine ulaşmanız tümevarımdır. Yani tek tek olaylardan, bir genellemeye ulaştınız. “Köpekler havlar” önermesini kullanarak, karşılaştığınız bir sonraki köpeğin de havlayacağını varsaymak ise tümdengelim. Yani elinizde bir kural var, o kuralı yeni bir duruma uyguladınız ve bir tahmin ürettiniz.

Formel sistemler (mantık, kodlama, matematik, her türden formalizm) doğrudan tümdengelim ile çalışır. Elinizde bir takım aksiyomlar, tanımlar ve kurallar vardır; bunları yeni durumlara uygularsınız. Ve bu türden bir mantık anlayışının kısıtlı, daha doğrusu yeniliğe kapalı olduğunu uzun süre önce fark etmiştir insanlık. Roger Bacon 13. yüzyılda “yeni bilginin” kurallardan değil, “deneyim”den türetilebileceğini söylemiştir. Kendisinden 350 yıl sonra, daha meşhur olan diğer Bacon (Francis) ise bu şekilde kısıtlanmış, kurallara indirgenmiş mantığın bilimsel anlamda (keşif anlamında) hiçbir işe yaramayacağını vurgulamıştır. (Novum Organum, 1620) Tümdengelim ile akıl yürütmenin sıkıntılarına değinen düşünürleri yakın zamana doğru da takip edebilirsiniz. 19. yüzyılda Charles Peirce ve William James; 20. yüzyılda Gregory Bateson, Alan Turing ve Kurt Gödel gibi isimlerle karşılaşırsınız. Hemen hemen aynı şeyleri söylemiştir birçok düşünür. Düşünürlerin söylemesine de gerek yoktur. Eldeki mevcut kurallarla “keşif” yapamazsınız. Keşfetmek demek, tanım gereği, yeni bir “kural” veya “teori” ortaya atmak demektir. Mevcut kural ve teorileri evirip çevirerek yeni bir şey söyleyemezsiniz. Ve dikkat ederseniz, bilimsel gelişmelerin hepsinde mevcut teori veya kurallar kümesine bir başkaldırı vardır. Örneğin, Galileo ve Newton, Aristoteles fiziğine bir eleştiri getirmişlerdir. 250 yıl sonra ise, Einstein çıkıp Newton fiziğine bir şerh koymuştur. Keşif yalnızca gelenekten sapmak ile mümkündür bu anlamıyla. Mantık veya matematik -bu şekilde kısıtlı ele alındığında- ancak yardımcı araçlar olabilir keşif için.

Tümevarımın da benzer sıkıntıları vardır. Ancak onların keşfedilmesi biraz daha vakit almıştır Batı literatüründe. Tümevarımın iki temel sıkıntısı şudur:

1- Hiçbir zaman saf (katıksız) tümevarım mümkün değildir. Her tümevarım mecburen bir takım tümdengelim ögeleri içerir.

2- Tümevarım ile elde edilen “bilgi” her zaman eksiktir, en fazla “fikir verici” (suggestive) olabilir.

Bu iki maddeyi de üstteki köpek örneğiyle açıklamaya çalışalım. Gördüğünüz tüm köpekler havlasa bile, henüz görmediğiniz köpeklerin de aynı özelliği göstereceğine dair inancınız aslında tümdengelimdir. “Köpeklik” diye bir kavramın varlığını ve bir takım nesnelere uygulanabilirliğini önkabul olarak sisteminize eklemişsiniz demektir. Bu türden bir önermeyi sisteme eklemek ve ondan bir takım sonuçlar türetmek tanım gereği tümdengelimdir.

İkinci maddeye gelirsek, gördüğünüz tüm köpekler havlıyor olsa bile, bu durum bir sonra karşılaşacağınız köpeğin havlayacağının garantisi değildir. Bu bağlamda ele alındığında, tümevarım size bir fikir sunabilir ancak sunduğu şey “bilgi” değildir. Bir öneridir.

Peki, hem tümdengelim hem de tümevarım bu şekilde sıkıntılıysa, yeni bilgiye veya yeni kavramlara nasıl ulaşırız? Einstein ne yaptı da yeni bir şey keşfetti örneğin? Veya nasıl oluyor da bir şeyler öğrenebiliyoruz bebeklikten itibaren? Bir havlama duyduğumuzda, etrafta bir köpek olduğunu nasıl anlayabiliyoruz?

Bunların cevabı aslında hem tümdengelimin hem de tümevarımın daha doğrusu mantık diye bildiğimiz alanın mucidi olan Aristoteles’te vardır ancak asırlar boyunca gizli kalmıştır. Daha doğrusu pek anlaşılamamıştır. 19. yüzyılda ise büyük Amerikan mantıkçı Charles Sanders Peirce bu konuya tekrar eğilme cesaretini göstermiştir. Kendisinin yaşadığı dönemde, yeni bilgi veya kavramların nasıl ortaya çıktığı çok önemli bir problemdir. Hatta denilebilir ki Immanuel Kant’ın felsefesindeki temel soru, synthetic a priori önermelerin nasıl mümkün olduğudur. Yani hem tanım gereği doğru olmayan, hem de doğrudan deneyimden gelmeyen şeyleri nasıl oluyor da biliyoruz? Tanım gereği doğru olan şeyler (analitik önermeler) tümdengelimin alanıdır. Doğrudan deneyimle elde ettiklerimiz (a posteriori) tümevarımın alanıdır. Ancak, mümkün olan üçüncü bir grup daha vardır: tanım gereği doğru olmayan ancak gözlemden de doğrudan çıkarımsayamayacağımız önermeler.

Immanuel Kant, bu soruya kafa yorarken aslında İskoç filozof David Hume’dan etkilenmiştir. Hume, üstte de biraz bahsini ettiğimiz tümevarım problemlerini ilk kez ciddiyetle çalışan düşünürdür. Bazı bilgilerimizin tümdengelimle de tümevarımla da türetilemeyeceğini fark etmiştir. Kant da aynı konuyu sorgulamış ancak bilgi taksonomisi yapmak dışında bir sonuca ulaşamamıştır. Çözmekse, Aristoteles’in sistemini ciddiyetle inceleyen Peirce’e kalmıştır. [Peirce, “piyırs” diye değil “pörs” diye okunur.]

Peirce’e göre üç tip akıl yürütme vardır:

1- Aparım (Abduction)

2- Tümevarım (Induction)

3- Tümdengelim (Deduction)

Bu sıralama önemlidir, çünkü Peirce’e göre bilgi bu sırayla mümkündür. Üstte sorduğumuz soruya dönersek, bir havlama duyduğumuzda etrafta bir köpek olduğunu nasıl anlıyoruz? İşte Peirce’e göre bunun cevabı “aparım”dır. (Türkçe’ye ben çevirdim, aparmak/elde etmek gibi bir anlam türetmeye çalıştım, önerilere açığım.)

Peirce, bu üç akıl yürütmenin birbirinden farkını anlatabilmek için şimdi alıntılayacağımıza benzer bir örnek kullanmıştır. Elimizde üç önerme olduğunu düşünelim.

1- A kutusundaki fasülyeler siyahtır.

2- Elimdeki fasülyeler, A kutusundan alınmıştır.

3- Elimdeki fasülyeler siyahtır.

Peirce’e göre, eğer elimizde 1 ve 2 numaralı önermeler varken, 3 numaralı önermeyi türetiyorsak bu tümdengelimdir. Üstte verdiğimiz tanımla da uyumlu olduğunu görebilirsiniz bunun.

Eğer, elimizde 2 ve 3 numaralı önermeler varsa, yani elimizde A kutusundan alınmış bir miktar fasülye var ve bu fasülyeler siyahsa; ve bunlardan 1 numaralı önermeyi çıkarıyorsak, bu tümevarımdır. Kısıtlı bir gözlemden, bir genelleme türetmişiz demektir.

Son olarak da, elimizde 1 ve 3 numaralı önermeler varken, 2 numaralı önermeyi çıkarıyorsak, bu aparımdır. Okurun dikkat etmesi gereken kısım, bu akıl yürütmede de “kesinlik” olmadığıdır. Yani, 1 ve 3 numaralı önermeler, 2 numaralı önermenin doğruluğunu garanti etmez. Bu anlamıyla tümdengelim gibi değildir. Tümevarım gibidir daha çok. Ancak, tümevarımdan farklıdır. Bize, bilmediğimiz bir şey söylemiştir elimizdeki nesneyle ilgili.

Netleşmesi için köpek örneğimize geri dönelim. Tüm köpeklerin havlayacağını varsaymak tümevarımdır, ancak bir havlama duyduğumuzda bunun bir köpekten geldiğini düşünmek aparımdır. En temelde fark budur. Ve biraz düşündüğümüzde fark ederiz ki, günlük hayattaki zihinsel işlemlerin önemli bir kısmı bu türdendir. Yan odadan belli belirsiz bir ses duyduğumuzda, bize seslenildiğini anlarız. Bu aparımdır. Siren duyduğumuzda polis geldiğini anlarız, bu aparımdır. Peirce, bu konuya çok kafa yormuştur ve yaklaşık 50 yıl boyunca bu üç akıl yürütme yönteminin farkını betimlemeye çalışmıştır.

Peirce’ün ötesine geçerek diyebilirim ki, aparım akıl yürütmenin en saf halidir. Tümdengelim ve tümevarım, bu saf akıl yürütme şeklinin düzenlenmiş, kısıtlanmış halleridir.

Tüm bunları neden anlattım? Akıl yürütmenin bu en saf hali ne yazık ki unutulup gitmiştir. Bize öğretilen (okullarda da üniversitelerde de), bilgi veya kavram üretme yetisi olmayan tümevarım ve tümdengelimdir. Doktorlar, hukukçular, mühendisler, temel bilimciler… kısacası herkes sadece bu iki akıl yürütme yöntemi varmış gibi hareket etmekte ve insan zihinsel becerilerinin tüm derinliğine ulaşamamaktadırlar.

Sayfalarca yazsam anlatamam ama çok net bir örnek vermek istiyorum. Sherlock Holmes’ün meşhur akıl yürütme yöntemi esasında aparımdır. Eldeki verilere bakar ve o verileri mümkün kılacak en basit ve anlamlı teoriyi bulmaya çalışır. Hatta kendisi bunu şu şekilde özetlemiştir: “olanaksız olanı ele, geriye kalan ne kadar imkansız gibi görünse de hakikatin kendisidir”. Yani, bir havlama duyunca, havlama sesinin köpek dışında hiçbir şeyden gelemeyeceğini anlamaktır Holmes’ün yöntemi. Bir başka yerde de, Watson’a der ki, “mantıkçı, bir damla sudan, okyanusun varlığını akıl edebilecek kişidir”. Yani, siyah fasülyeleri görünce bunların siyah fasülyelerle dolu bir kutudan geldiğini akıl edebilendir. Bunlar tesadüf değil. Holmes serisinin yazarı Sir Arthur Conan Doyle’un dönemin mantık ve matematik gelişmelerini yakından takip ettiğini ve o eserlerden ilham aldığını biliyoruz. Peirce’ün eser verdiği dönemle, Holmes’ün ortaya çıktığı dönemin aynı olması şans eseri değildir. Doyle, mantıktaki bu yeni gelişmelerden etkilenmiştir.

Batı kültürü ve eğitimi (sağlık eğitimi de dahil) bu saf akıl yürütmeyi unutmuştur veya gereken ihtimamı göstermemiştir. Bir sonraki yazıda bunun nasıl sonuçları olduğuna değineceğiz.

Sherlock Holmes ve Peirce ilişkisine dair birkaç kaynak:

https://www.degruyter.com/view/journals/semi/26/3-4/article-p203.xml?language=en

https://eight2late.wordpress.com/2018/12/04/peirce-holmes-and-a-gold-chain-an-essay-on-abductive-reasoning/

https://www.oxfordscholarship.com/view/10.1093/acprof:oso/9780199551330.001.0001/acprof-9780199551330-chapter-14

https://journals.sagepub.com/doi/abs/10.1350/ijps.2009.11.2.123?journalCode=psma

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.