Kategoriler
Uncategorized

Corona Çılgınlığı – V

Bakteri, virus vs çalışmaları sırasında bir şeyi fark ettim. Canlıyı teşkil eden üç unsur, yani ektoderm-mezoderm-endoderm, yeterince ayrıntılı anlaşılmamış.

Ektoderm saç, deri, sinir hücreleri, duyu organları olarak düşünülebilir. Endoderm ise sindirim kanalı olarak düşünülebilir. Mezoderm ise arada kalan her şeyi oluşturuyor neredeyse. Yani kalp ve damar sistemi, akciğerin bir yüzeyi (diğer yüzeyi endoderm), kaslar, kemikler, bağlar vs hep mezoderm.

Canlılığın doğası gereği ektoderm ve endoderm her saniye virus ve bakterilerle iç içe. Örneğin, derimizin üzerinde belki milyarlarca bakteri var veya hızla oluşabilir bir parça şekeri birkaç saat elimizde bekletsek. Deri bir tür zırh. Neredeyse hiçbir şeyi geçirmiyor. Seçerek alıyor içeri neyin gireceğini.

Benzer bir durum endoderm için de geçerli. Midemize her türden bakteri sürekli giriyor. Midenin asitli ortamını aşabilirse daha ileri de mecburen gidiyor. Zaten biraz daha ileri baktığımızda görüyoruz ki kocaman bir bağırsak faunası var. İnsan vücudundaki hücre sayısının on katı kadar bakteri yaşıyor orada. Ve sindirim o bakterilerin canhıraş mücadelesi sayesinde mümkün. Vücut o bakterileri besliyor, o bakteriler de vücudu. Ve işler yolundayken o bakterilerle vücut arasında “sağlıklı” bir ilişki var. Bunların hepsi endodermde oluyor.

Mezoderm ise böyle bir yer değil. Kaslarımızda veya kemiklerimizde bakteri veya virus ile karşılaşmayı beklemeyiz. Diğer iki yola bakalım hemen. Ektoderm yani deri hemen engelliyor kana geçmesini bu bakterilerin. Endoderm de aynı şekilde, içinde bir sürü bakteri barındırıyor ama bunların kana geçmesini o da engelliyor. Ancak süzülmüş ufacık parçalar geçebiliyor kana iki taraftan da. Yani endodermde veya ektodermde bir “yırtık” olmadığı müddetçe mezodermde dışarıdan girmiş bir şeye rastlamamamız lazım.

Ancak “aşı” bu durumu bozuyor. Aşı, ektodermi yırtarak doğrudan kana bir şeyler karıştırıyor. Normalde vücuda o şekilde giremeyecek bir malzemeyi en içe kadar sokuyor. Ve “aşı karşıtları”na baktığımızda aslında bunu demeye çalıştıklarını görüyoruz. Fakat işleri çok karıştırıyorlar bunu söylerken ve çıktıkları yer aslında çıkmak istedikleri yer olmuyor.

Peki ne diyor bu aşı karşıtları? Birçok kişi bunu da pek bilmiyor ve birkaç on yıldır aşı karşıtları da aptala bağlamış durumdalar. “Aşı otizm yapar” vs gibi bir sürü anlamsız şey ortaya attılar ve mecburen yanlışa saptılar.

Aşı karşıtı olarak gösterilen bazı mikrobiyologlar diyorlar ki bakteriler sürekli dönüşür değişir, sizin bulacağınız ilaçların hızı buna yetişemez. Bu birçok anlamda çok geçerli bir tespit ve antibiyotik direncinin sonucu olarak görülebilir bugün bu salgın. Türkiye dünyanın en çok antibiyotik tüketen ülkesi kişi sayısına oranladığınızda. Amerika’nın iki katına yakın tüketiyor. Ve kişi başı 2 kutu antibiyotik içiyoruz her yıl bazı istatistiklere göre. Bu inanılmaz bir sayı. Amerika’da 1999 yılında, sadece otitis media için 10 milyon çocuğa 30 milyon kutu antibiyotik yazılmış. Bu inanılmaz bir sayı. Yani şu an Amerika’daki 25-30 yaşındaki nüfus hayatları boyunca belki de yüz kere antibiyotik kullandılar. Her yıl belki 4-5 kez, belki 6-7. Ve bunlar birikiyor. Bu birikime “bakteriler direnç kazandı” diyorlar. Desinler. Aynı yere çıkıyor ikisi de: antibiyotikler artık işe yaramıyorlar. Dahası her seferinde, kullanılırken göz ardı edilen, kötü etkiler de birikiyor. Böbrekler ve karaciğer güçsüz düşüyor, kan kimyası yılın belki de yarısında bozuk geziyor kişi. Ve belki de en önemlisi, bağırsak faunası sürekli bozuluyor ve tekrar kuruluyor.

Aşı karşıtı diyebileceğimiz kişilerin ikinci tezi de yine çok ciddi ve bir sürü sefer de nesnel olarak bulgulanmış bir şeyden bahsediyor. Mezoderme bu şekilde bir şeyler enjekte ederseniz, o şey bir yerlerden çıkar.

1900’lerin hemen başında hamsterlar ve inekler vs ile deneyler yapılıyor. Mesela ufak doku parçaları enjekte ediyorlar kaslarına. Veya ufak plastik veya metal parçaları. Ve bu hayvanların yarısında tüberküloz çıkıyor. Hemen aynı yıl içinde hem de. Yani bir şekilde kanları zehirleniyor bu artık maddeler yüzünden. Normalde mezoderme giremeyecek şeyler (plastik, kimyasal, başka hayvana ait doku, zehir, metal vs) müdahale ile sisteme eklenince kaçınılmaz sonuçları oluyor. Ve iddia o ki, kalp, ciğer hastalıklarının bazıları doğrudan aşılama sürecinin sonucu olarak ortaya çıkıyor. Ve diyorlar ki bu sebepler daha önce görülmeyen bazı hastalıklar (mesela kalp kapakçığı iltihabı, kalp yetmezliği vs) çocuklarda çok görülmeye başladı.

Mikrobiyoloji veya kan kimyası bu şekilde ele alındığında çok daha net bir resim ortaya çıkıyor. Aşılar mezoderme doğrudan etki ettikleri için “yıkıcı” etkiler gösterebilirler. Bunun da ötesinde, endoderm ve ektodermde sürekli bakteriler ile karşılaşmamız çok doğaldır. Ancak mezodermde bakteri faaliyeti gördüğümüzde anlamalıyız ki vücutta bir yerlerde bir şeyler ters gidiyor.

Mezodermdeki bakterilerin bir kısmı ektoderm veya endoderm orijinli olabilir. Ancak mezoderm kendi içinde bozulurken kendi bakterilerini de üretebilir. Bu iki fenomeni ayırmak lazım. Mezodermdeki bakteri dışarıdan girdiyse, endoderm veya ektodermde bir yırtık olmak zorundadır. Örneğin, ciğerlerin sağlıksız olması endoderm-mezoderm tabakasında geçirgenliğe sebebiyet verebilir. Benzer şekilde, mide veya genel hatlarıyla sindirim sistemindeki yaralar da aynı şeyi yapabilirler. Yine bir yerimize bir şey saplandığında tetanoz veya kuduz olabiliriz. Bariyer bir kez aşıldığında oradan gelecek şeyle savaşmaya hazır olmayabilir mezoderm ve tüm vücut. Bu önemli bir farktır.

Kanda bakteri gördüğümüzde, o bakterinin yaptığı temel şey aslında atık organik materyali toplamaktır. Yani ölü hücre parçalarını, dokuları vs yer bakteriler. Ve beslenecekleri bir şey kalmadığında onlar da atığa dönüşürler. Yani, bakteriler sağlıklı hücrelere zarar vermezler. Sadece etraflarındaki sıvıda gezinirler. Ve o sıvı sağlıksız hale geldikçe daha çok hücre kalıntısı sıvıya karışacaktır. Bakteriler için daha çok besin demektir bu. Ve bakteri sayısı sağlıksız bölgede hızla artacaktır. Ancak bakteriler bir sebep değil sonuçtur. Hücreler dökülmeye devam ettikçe bakteriler de olacaktır, onlarla savaşabiliriz. Ama asıl savaşmamız gereken hücrelerin döküldüğü gerçeğidir.

Hücrelerin neden döküldüğü yani sağlıksız olduğu da aslında çok nettir. Acayip kötü besleniyoruz, çok hareketsiziz, çok fazla solumamamız veya dokunmamamız gereken kimyasalla iç içeyiz. Kanımızı zehirliyor bunlar. Kan kalitemiz düştükçe mecburen vücudun her yeri yavaş yavaş sağlığını kaybediyor. En çok da tüm bu pisliklerle mücadele eden organlar zarar görüyor. Karaciğer, akciğer ve böbrek. Yaşlıların neredeyse hepsi doğrudan veya dolaylı olarak bu üç organın iflasından gidiyorlar.

Şeker hastalarının karaciğeri bazı anlamlarda “bitmiş” oluyor. Ve karaciğer kanın pH ve şeker dengesini ayarlayamadığında kan dokunduğu her hücre için “yıkıcı” hale geliyor. Ve tüm o yıkılan materyal böbrekte birikiyor. Kişi enerjisiz, takatsiz düşüyor. Yani kas sistemi atıllaşıyor ve dolaylı olarak oksijen alma kalitesi düşüyor. Kaslar yıkıldıkça böbreğe daha da yük düşüyor. Kişinin tükettiği oksijen miktarı hareketsizlikle birlikte iyice düşüyor. Oksijen tüketebilmek vücudun en önemli yeteneklerinden biridir. Ve oksijen tüketiminiz düştüğünde akciğerleriniz yeterince kanlanmayacakları için sağlıksız düşmek zorundadırlar. Yoga ve benzeri sistemlerdeki nefes egzersizleri akciğerleri güçlü tutmanın belki de en pratik yoludur. Günde beş on dakikanızı ayırarak daha derin ve güçlü nefes almaya odaklanabilirsiniz. Ve daha bunu yaparken bile ciğerlerinizin bazı yerlerinin gıdıklandığını, yandığını, kaşındığını veya acıdığını hissedeceksiniz. İşte o yerler aslında tehlikeli yerler. Nefes almaya almaya atıl hale gelmişler. Bir futbolcuda çok daha azdır mesela o yerlerin sayısı. Bir tenorda da aynı şekilde. Ama neredeyse 20 yıldır hiç nefes nefese kalmamış bir yaşlı dedenin ciğerleri istese de tam kapasite açılamaz. Yoga benzeri egzersizler işte bunu engeller. 90 yaşında tam kapasite nefes alabilir insanlar ufak egzersizleri istikrarlı şekilde yaparak.

Hareket sağlığın temelidir. Birçok kişi beslenmeyi temele koyar ancak hareket de bir beslenme şeklidir. Oksijen de bir besindir hücreler için ve hareket ile oksijen miktarını artırırız kandaki. Ve yine biliyoruz ki laktik asit, yani kaslar kullanıldıkça ortaya çıkan bir tür madde, kan kimyasının sağlığını olumlu yönde etkiliyor. Ufak birikintilerin büyümesini engelliyor ve kanı akışkan tutuyor.

Hareketsiz kalan canlıda yıkım başlar. Memeli vücudu hareketsizken sürdürülebilir bir nesne değildir. Daha doğrusu sürdürmek çok daha zordur. Kalori alımını çok azaltmak ve su tüketimini çok artırmak gerekir. Ancak çoğumuz bunları yapmadan hareketsiz kalırız. Yediğimiz azalmaz, içtiğimiz artmaz ama hareket azalır. Bu sürdürülemez. Böbrekler ve karaciğer için çok zordur. Normal zamanda, kandaki şekeri iki şey kullanır: kaslar ve karaciğer. Kasları denklemden çıkardığınızda tüm şeker yükü karaciğere kalır. Diyabet aslında bunun bir sonucudur. Alkolle ilgili karaciğer bozulmaları da aslında bunun bir sonucudur. Karaciğer kanın kimyasını doğru aralıkta tutma yetisini kaybettiğinde, kan dokunduğu tüm hücreler için yıkıcı hale gelir. Kaslar aktifken şeker veya alkol çok zarar vermez. Ancak hareket etmeyen bir vücut için bunlar öldürücüdür.

Devam edecek…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.