Kategoriler
Uncategorized

Corona Çılgınlığı – II

Bir önceki yazıda bir takım şeyler ortaya attık ve gittik. Yakışmadı. Ama nasıl anlatacağımızdan emin değildik, hala da değiliz. Ayrıntılı konular ve çok nüans var. Okurun kafası çok çabuk karışabilir çünkü bağlam çok girift.

Hastalık teorisinin bir ucu toplum sağlığına dokunuyor, bir ucu tıpa, bir ucu genetiğe, bir ucu bakteriye-viruse, bir ucu evrime, bir ucu ilaç endüstrisine… Ve bu sebeple, her çalışma aslında bir sürü bağlamda birden anlamlı oluyor. Mesela, 1800’lerin başından beri bazı ufak organizmaların (mikroorganizma) havada uçuştuğunu iddia edenler var. Ama Béchamp zamanında aslında tam olarak kanıtlanıyor. Birçoğumuz bunu ilk fark edenin Pasteur olduğunu zannediyoruz ancak Pasteur bununla ilgili yazılanları okuduktan sonra bile anlamıyor meseleyi. 1856’dan 1860’a kadar vakit geçmesi gerekiyor. Ve yine de tam olarak anlamıyor.

Neyse, havada uçuşan minik organizmalar var demek, ocağa koyduğun sütün ağzı açık kalırsa daha çabuk bozulur demek. Ama sadece bu demek de değil, bize de havadan hastalıklar geçebilir demek ve bugün birçok kişinin en çok korktuğu şey bu. Dahası, bu havada taşınan şeyler genetik materyal ve bu genetik materyal türlerin genetik dokusunu da değiştirebilir. Türler dönüşebilir, hücre türleri değişebilir. Yani bir anlamda canlılığın türemesi, evrimi de bununla ilgili. Aynı şekilde bu havada yayılan şeyler de her uğradıkları canlı da aslında değişip dönüşüyor. Bunu da yakın zamanda en güzel dile getiren kişi Paul Ewald. Bakteri ve viruslerin nasıl evrildiğini inceliyor. Bunu yapmak da ağır bir ishal geçirirken aklına geliyor. Kendi kendine soruyor, bu ishal beni öldürürse yayılmaya nasıl devam edecek? Ve şunu fark ediyor, eğer hastalık yayılmak için ana organizmaya muhtaçsa, organizmayı öldürmüyor. Mesela derimizdeki birçok mantar aslında bu türden. Bizimle yıllarca yaşıyorlar ve her dokunduğumuz kişiye bulaşıyorlar. Ve o kişiye daha önce bulaşmamışsa o mantar, bir süre o kişide “hastalık” sebebi oluyor. Ama sonra iki organizma (mantar ve insan) birlikte sağlıklı yaşamayı öğreniyorlar. Ama bazı hastalıklar böyle değil, böyle olmalarına da gerek yok.

Sıtma mesela size ihtiyaç duymuyor yeni bir konağa gidebilmek, başkasını da hasta edebilmek için. Sivrisineğe biniyor ve vızıldayarak uzaklaşıyor. Yani sıtma dediğimiz hastalığı meydana getiren “nesne” (hastalık etkeni) her neyse, nesli yeniliyor ve sizi öldürmesinde bir sakınca kalmıyor geride kalan sıtma viruslerinin. Ewald’ın kitabı bu: https://www.amazon.com/Plague-Time-Germ-Theory-Disease/dp/0385721846

Ewald’a gelmeden önce koca bir asır var önümüzde. 1860’lardayız henüz. Hatta 50’lerde. O dönemde mayalanma fenomeni anlaşılamıyor. Ve Béchamp bazı mayalanmaların dışsal kaynakları olduğunu deneysel olarak gösteren ilk kişi. O dönemdeki teorilerin hemen hepsi spontane (kendiliğinden) ortaya çıkış teorileri. Pasteur’ün ilk teorisi de öyle. Nişastanın içinde kendiliğinden canlılık türediğine inanıyor. Béchamp tam aksini gösteriyor. Ama niyeti tam aksini göstermek değil. Çünkü başka fenomenlerden de haberdar Béchamp ve niyeti aslında bu tartışmaya girmek bile değil.

Béchamp’ın asıl niyeti canlılığın temel taşı olduğunu düşündüğümüz hücrelerin nasıl ortaya çıktığını anlamak. Dönemin mevcut teorisi diyor ki en küçük şey hücredir, ve bir hücre ancak başka bir hücre tarafından üretilebilir. Béchamp buna pek katılmıyor. Bir takım “maya”ların olduğunun farkında. Örneğin, kireçtaşı veya tebeşir içinde de ufacık yapıların olduğunu fark ediyor. Bu yapıların ilginç özelliği, organik reaksiyonlar başlatabilmeleri. Yani bir tür canlılık içeriyorlar. Ancak hücre değil bunlar. Çok daha ufak yapı parçaları. Béchamp bu ufak yapı parçalarının ortamdaki kimyasalları harekete geçirerek daha büyük parçalar türettiklerini ve mayalanma, bozulma gibi bazı fenomenlerin aslında bunun sonucu olduğunu fark ediyor.

Bu bahsi geçen durumu bugün zaten gözlemleyebiliyoruz. Hücrelerin etrafındaki sıvıda gerçekten de ufak protein parçaları geziniyorlar ve birikebiliyorlar. Örneğin, Alzheimer hastalarında ufak ipçikler birikiyor ve çok uzun süre bu ipçiklerle savaştı modern tıp. Alüminyumun ipçik yaptığına kanaat getirdiler, ipçikleri çözen ilaçlar geliştirdiler ancak ipçikler bir sebepten çok sonuçtu, bunu fark edemediler. Bozulan ortam kimyasının semptomlarıydılar sadece. Ve Alzheimer için denenen neredeyse her ilaç, bozulan kimyayı bir şekilde onarırken başka şekillerde bozdu ve toplamda 150 yıl geçti ve umut vadeden pek de bir gelişme yok. Olmayacak da bu kafayla iş yaptıkça.

Neyse. Konumuza geri dönersek. Béchamp yaşamın hücreden daha küçük parçacıklardan başladığını fark ediyor. Bu çok önemli bir ilerleme. Tam aynı dönemde Darwin de İngiltere’de doğal seçilim fikrini ortaya atıyor. Biyoloji açısından bu iki önermenin, fikrin aynı değerde olduklarını söyleyebiliriz. Birisi, Darwin’in teorisi, çok incelendi ve çok spekülasyon yapıldı. Ancak Béchamp’ın söyledikleri ya hiç dile gelmedi ya da evrime kanıt olarak ikincil olarak ilgi gördüler.

1860’larda Fransa’da ipek böceği endüstrisine hastalık musallat oluyor. İmparator Pasteur’ü doğrudan görevlendiriyor ve bir sürü olanak sağlıyor kendisine. Ancak Pasteur vasat bir kimyager ve dahası biyolojiden de hiç anlamıyor. Ve senelerce hemen hemen hiçbir gelişme göstermeden otoriteleri oyalıyor. Bu esnada, Béchamp, kendi işi gücü arasında, bu probleme de eğiliyor. Ve önce bir parazit keşfediyor. Bu parazitin hava ile bu böceklere geldiğini söylüyor. Sonrasındaysa bir başka hastalık keşfediyor. Bu hastalık ise hayvana dıştan gelmiyor, içsel sebepleri var. Ve bu hastalıkların ilki için bir ilaç öneriyor.

1868’de Béchamp tüm bu ipek böceği olayını en ayrıntılı şekilde analiz etmiş durumda. Pasteur ise önce ilk paraziti kabul etmiyor, sonra içsel kaynaklı ikinci hastalığın varlığını kabul etmiyor, ancak en sonunda 1868’de, rüzgar artık tamamen yön değiştirince, hemen kendine mal etmeye çalışıyor bu bulguları. Ne yazık ki “yemiyor” bazıları. Dr. Lutaud ki kendisi dönemin en önemli fizyologlarından biri, diyor ki: “

“That is the way in which Pasteur saved sericulture! The reputation, which he still preserves in this respect among ignoramuses and short-sighted savants, has been brought into being, (1) by himself, by means of inaccurate assertions, (2) by the sellers of microscopic seeds on the Pasteur system, who have realised big benefits at the expense of the cultivators, (3) by the complicity of the Academies and Public Bodies, which, without any investigation, reply to the complaints of the cultivators—’But sericulture is saved! Make use of Pasteur’s system!’ However, everybody is not disposed to employ a system that consists in enriching oneself by the ruination of others.”

Burada bahsettiği şey 30 bin ton olan üretimin 2 bin tona kadar düşmesi. Özetle diyor ki, Pasteur’ün bu endüstriyi kurtardığına şarlatan entelektüeller inanır ancak. Bu algının da üç sebebi var, (1) uydurma iddiaları, (2) Pasteur’ün sistemindeki mikroskopik tohumların satıcıları, (3) akademideki ve kamudaki yardakçıları.

Yani sosyal ve ticari bir yönü olduğunu söylüyor bu algı yönetiminin. Ancak bu dönemden sonra Pasteur alıp gidiyor, Béchamp ise unutuluyor. Sonraki yazılarda göreceğiz ki, Pasteur’ün “dandik” hastalık teorisi bu sebeple bugüne kadar geliyor ama asıl araştırmayı yapan Béchamp’ın teorilerinin wikipedia sayfası bile yok, tıp öğrencileri adını duymadan mezun oluyorlar adamın.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.