Kategoriler
Felsefe

Fiziksel Yasaların Doğası

Bugün neredeyse akademinin her alanında ilginç bir doğa algısı mevcut. Doğa yasalarını bir takım soyutlamalar gibi değil de bilgisayar programı veya matematiksel zorunluluklar gibi anlamak. “Yasalar var ve nesneler o yasalara göre hareket ediyor.” şeklinde özetlenebilir bu anlayış.

Halbuki bunun tersi de mümkün. Yasalar zaten nesnelerin hareket örüntülerine bakarak soyutladığımız kavramsal olgular. Ve nesneler, bir araya geldiklerinde öyle veya böyle bir takım örüntüler oluşturuyorlar. Bunu gözlemleyen birisi elbette yasalar soyutlayabiliyor ancak nesneler yasalara uymanın ötesinde, onları üreten gerçeklikler.

Doğaya ne kadar yakından bakarsanız karmaşıklık o kadar artar ve quantum seviyesinde dahi bu geçerlidir. Tek bir yaprağa biraz yakından baktığınızda damarları, tüyleri seçersiniz. O damarlara yakından baktığınızda onların kılcalları belli olmaya başlar. O kılcalların da kılcalları vardır. Ve daha yakından bakma fırsatınız olursa hücreleri de görürsünüz. Girinti çıkıntıları vardır. Aralarında zarlar vardır. O zarlar da karmaşık moleküllerdir, kendilerine has kimyasal ve fiziksel özellikleri vardır. Ve o karmaşık moleküllerin her biri de karbon, oksijen gibi moleküllerin karmaşık bir şekilde bir araya gelmesidir. Ve her bir oksijen atomu da sonsuz bir karmaşıklıktır. Fermionlar, bozonlar, elektronlar, protonlar, spinler, couplingler, yörüngeler, enerji seviyeleri, ışımalar, manyetizma…

Karmaşıklık doğası gereği böyle bir şeydir. Bakma mesafenizle ilgilidir. Endüstriyel nesnelerde bu özellik neredeyse sıfırlanmıştır, bu sebeple doğaya da aynı kafayla bakarız. Önünüzdeki laptopun üretildiği materyal bir yaprak kadar çok katmanlı değildir. Tüm o damarlar, kılcallar, hücreler, zarlar geçiştirilir ve birden molekül seviyesine inersiniz. Homojen bir materyaldir oradan sonrası. O bile yeterince karışıktır ancak karmaşıklık fikrini tam anlamıyla idrak etmemiz konusunda pek yardımcı olmaz.

Uzaktan baktığımızdaysa sadeleşir nesneler. Bir takım örüntüler ortaya çıkmak zorundadır. Bu istatistiksel bir yasadır bile diyebiliriz. Bir takım özdeş nesneleri ne kadar rastgele dağıtırsanız dağıtın, uzaktaki bir gözlemci için bir örüntü oluşacaktır. Rastgele üretilen görsel cızırtılar bile belli bir uzaklıktan sonra gri olarak algılanır. Tersten düşünürsek, gri olarak algıladığımız şeyler de o cızırtı gibi olabilir. Sadece yeterince yakından bakmıyoruz demektir.

Bu türden örüntülerin istatistiksel olarak kaçınılmaz olduğunu söyleyen ilk kişi sanıyorum Peirce. Bir takım ufak matematiksel deneyler de hazırlıyor. Örneğin bir sürü zar atıyor, sonra üste gelen yüzlerin her birine rastgele bir renk veriyor. Zar atmak zaten rastgele bir süreç. Üzerine bir tane daha ekliyor. Ve hemen örüntüler ortaya çıkmaya başlıyor. Örneğin bazı sayılar daha az sefer görünecektir rastgeleliğin doğası gereği. Veya bazı renk ve sayı eşleşmeleri ortaya çıkarken bazıları denk gelmeyecektir. Kümenizin boyutuna bağlı olarak bir sürü önerme ortaya çıkacaktır. Ve bu türden her bir önerme sisteme dair bilgi taşır, yani sistem rastgele değildir. Bu kavramsal olarak böyledir. Herhangi bir sistem, herhangi bir gözlemci için rastgele olamaz. “Rastgele bir sayı seçin” dediğimde bile bir aralık vermem gerekiyor. Bilgisayarda rastgele sayı üretirken bile bir aralık sunmanız gerekiyor. Sırf o aralığı sunduğunuz yani bir gözlem yaptığınız gerçeği bile rastgele bir şey gözlemleme olasılığınızı ortadan kaldırıyor. Daha doğrusu her gözlem bir örüntü barındırmak zorundadır. Peşpeşe atılan zarlarda bir örüntü yok gibi görünür en başta. 1-4-5-2-1-4-3-6-6-5 gelebilir mesela. Herhangi başka bir şey gelme olasılığından farklı değildir. Ancak orada bile dağılımlarını hesaplayabiliriz örneğin atılan on zarın toplamda kaç gelebileceğinin. 35 gelme olasılığı en yüksek çıkacaktır. 10 veya 60 gelme olasılıkları ise en düşük. Normal dağılım gösterecektir anlayacağınız. Doğadaki birçok fenomen normal dağılım göstermektedir. Yine tersten düşünürsek, doğadaki birçok fenomen zar atılması gibi olmalıdır. Belli bir aralık içinde ama rastgele.

Bu çok önemli bir farkındalıktır. Doğada olaylar belli bir aralık içinde ancak rastgele gerçekleşirler. Güneş’ten herhangi bir anda yayılan enerji belli bir aralık içinde değişir ve neredeyse rastgeledir. Ancak o aralık mecburen vardır. 0’dan büyüktür. Çünkü 0 olsaydı Güneş olmazdı. Ve Güneş’in tüm kütlesinin enerji olarak karşılığından küçük olmak zorundadır. Bir alt ve bir üst sınır verebildiğimiz her olgu aslında o aralığın içinde rastgeledir. Bazen bu aralığı çok daraltırız, ölçüm sınırlarımızın sonuna kadar daraltırız ve ölçülen özelliğin sabit olduğunu kabul ederiz. Şu an karşımızda parlayan ekrandaki herhangi bir pikseli bile incelesek sürekli ufak bir aralıkta oynadığını görürüz. Aynı rengi temsil etmesine rağmen ufacık da olsa oynar. Gözlemci için pek bir farkı yoktur, görmeyiz bile. Aynı şekilde herhangi bir transistöre baksaydık da gerilimin ufak bir aralıkta oynayıp durduğunu görürdük. Elektronikçiler o aralığın -pratikte- ulaşamayacağı yerde yaparlar işlerini. Ama o rastgele aralık vardır en net işlerimizde bile. Quantum gözlemlerimizin hepsi de bize der ki, o rastgele aralık daha ufak yerlerde de aynen devam ediyor.

Bu türden bir evren tasvirinde de doğa yasası aslında şuna dönüşüyor. Bir bağlam tanımlamak, o bağlamda bir aralık tanımlamak ve o aralığı daraltmaya çalışmak. Yeterince daraltabildiğiniz anda da F = m.a çıkıyor mesela. Halbuki bugüne kadar yapılmış hiçbir ölçümde F = m.a olmamıştır, hep yakınsamıştır. Ama yeterince yakınsamıştır, bizim için önemli olan da budur.

Üstte söylediğim şeye verilen genel cevap, bunun gözlemdeki hata ile ilgili olduğu. Gözlemde hata kaçınılmazdır. Ancak gözlemlediğimiz şeyin sabit olduğunu varsaymak komiktir. Gözlemlediğimiz şeyi sabit kılacak bir gerçeklik tahayyül etmek durumunda bırakır bu bizi. Bugüne kadar hangi gerçeklik bize bu denli sabit bir şey sağladı ki? Matematiksel soyutlamalar ancak bu ölçüde sabittir. Doğal nesnelerin hiçbirisi sabit değildir. Belirli bir aralıkta rastgele değişir.

Not: Rastgele demek, her durumun olasılığı aynı demek değildir. Herhangi bir durum oluşabilir demektir. Bazı durumların olasılığı daha yüksek veya düşük olabilir. Rastgelelik bir sonraki durumun tahmin edilemezliği ile ilgili değil belirlenemezliği ile ilgilidir. Bu ikisi farklı şeylerdir. Doğadaki her nesne tahmin edilebilir. Bir aralık vermek demek zaten tahmin etmek demektir.

Ancak bilim yaparken her nesnenin bilinebileceğini de varsayarız. Bu türden bir varsayım gereklidir. F = m.a bu sayede mümkündür. Tersine işletiriz sonra o formülü ve tek bir arabanın hızını buluruz. O hızı hiçbir zaman tam olarak bulamayız ancak bir formülün amacı zaten o değildir. Fenomene bir model sunmaktır sadece. O model sayesinde Ay’a gidebilirsiniz. Ama herhangi bir anda fiziksel dünyayı tam olarak asla temsil edemezsiniz. Soyutlamadır sadece o model. Yeterince iyi çalışıyorsa kullanırsınız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.