Kategoriler
Uncategorized

Pragmatizm

Pragmatizm kelimesinin kağıt üzerinde ilk görüldüğü tarih 1898. Kullanan ise William James. Kullanır kullanmaz da Charles Sanders Peirce’e atıfta bulunuyor. Diyor ki, bu adamcağız 1870’lerde ortaya attı bu kavramı, bir tane kişi de dönüp bakmadı. Kendisi aslında yanlış hatırlıyor, Peirce 1870’lerde fikri ortaya atıyor ancak “pragmatizm” kelimesini hiç kullanmıyor, en azından yazılı halde.

Yanlış hatırlaması çok normal James’in. Çünkü Peirce ve James uzun yıllardır, sarkastik bir şekilde, the Metaphysical Club dedikleri yapı altında oturup bu konuları tartışıyorlar. İkisinin de ayrı ayrı belirttiğine göre, pragmatizm terimi ilk olarak 1872’de “inanç” veya “bilgi” kavramlarını daha doğru, daha nesnel, daha bilimsel tanımlamaya çalışırken ortaya çıkıyor.

Pragmatizm’i sanırım herkes öyle veya böyle bir yerlerde duymuştur. Ben de zamanında duymuştum. Aklımda beliren şey bir tür faydacılık veya pratiklik idi. Peirce, James, Mead, Dewey, Scheffler gibi düşünürleri okudukça ne kadar yanıldığımı fark ettim. Pragmatizmin fayda veya pratiklikle bir ilgisi yoktu. Peki neyle ilgisi vardı?

Kavramı anlayabilmek için, onu mümkün kılan bağlama göz atmamız lazım. Peirce felsefesinde pragmatizm, semiyotik adını verdiği bilimin bir alt konusu. Semiyotik ise işaretlerin formel disiplini, bilimi.

İşaret fikri ta Aristo‘ya ve Plato’ya kadar takip edilebiliyor Batı felsefesi külliyatında. Aristo görsel işaretlerden bahsediyor canlıların görme yeteneklerinden bahsederken. Plato ise dilsel işaretler olarak betimliyor kelimeleri.

Genel hatlarıyla fikir şu, bir nesneyi ancak ve ancak bir takım işaretler aracılığıyla gözlemleyebiliriz ve iletişim ancak işaretler vasıtasıyla mümkündür. (Birazdan göreceğimiz gibi Peirce bu fikri daha da genelleyip tüm düşünce ancak işaretler aracılığıyla mümkündür diyecek.) Gerçekten de nesneleri hiçbir zaman doğrudan gözlemleme fırsatımız yok. Her zaman bir takım niteliklerine daha doğrusu bir takım duyularımıza karşılık geldiğini varsaydığımız bir takım özelliklere atıfla bilebiliriz etrafımızı. Önümdeki “elma” aslında bir nitelik kümesi benim için. Spesifik bir koku, renk, tad, doku, siluet… Bunların ötesinde duyumlayamam elmayı veya herhangi bir şeyi.

Dilde durum daha da açık aslında. Herhangi bir nesneden bahsetmek için o nesneye karşılık gelen bir takım sesleri (fonem, fonetik yapı) kullanıyoruz. Ve sesler ile nesneler arasında çoğu zaman hiçbir benzerlik yok. “Muz” veya “banana” aynı nesneye karşılık gelen iki farklı kelime. Kendi içlerinde pek de bir özellikleri yok. Bir nesneye bağlandıkları anda önemli hale geliyorlar.

Bu türden bir işaret teorisini ilk kez ciddiyetle ele alan düşünürlerden birisi John Locke. Kendisinden önce de işaretlerden, bilişsel ve zihinsel süreçlerle işaretlerin ilgisinden, dildeki işaret kullanımından vs bahsedenler var ancak Locke ilk kez doğrudan işaretlerle ilgili yazan kişi veya onlardan bir tanesi. 1690 yılındaki eserinde kendince bir semiotik veriyor ve diyor ki “semeiotike = logike”. Yani işaret teorisi aynı zamanda mantıktır diyor. Bunun ötesinde bir mantık mümkün değildir. Bir mantıkçı da en iyi ihtimalle işaretleri ve o işaretlerin karşılık geldiği bir takım karmaşık ilişkileri inceleyebilir.

Britanya’dan birkaç isim daha çıkıyor bu konuya ciddiyetle eğilen. Bunların bir tanesi bizim de bolca atıfta bulunduğumuz Berkeley. Kendisinin pek bilinmez ve günümüz bilimcileri tarafından pek sallanmaz ancak çok önemli bir “görme” teorisi vardır 1708’de A New Theory of Vision ismiyle kaleme aldığı. Burada özetle der ki, görmek aslında dokunsal etkileşimleri canlandırır ve bunu da görsel işaretler aracılığıyla yapar. Benzer tezlerinden bir tanesi de üç boyutlu görmenin, ancak ve ancak, dokunma duyusuyla birlikte mümkün olacağıdır.

Bir diğer İskoç da Reid bu konuya kafa yoran. 1764’te zihin felsefesi ile ilgili eseri An Inquiry into the Human Mind isimli kitabında, işaretler teorisini merkeze koyuyor. Tüm bilişsel, zihinsel, psikolojik süreçleri işaretler arasındaki ilişkiler cinsinden tanımlamaya çalışıyor. Ve zihinsel işlemleri üç aşamaya ayırıyor: duyum, hafıza, tahayyül. İlk başta sadece duyum var. Bir şeyler duyu organlarımızı harekete geçiriyor. Ardından hafıza devreye giriyor. Eğer duyu organlarımızı harekete geçiren şey bize tanıdık geliyorsa, yani hafızamızda ona benzer izler varsa nesneyi tanıyabiliyor, isimlendirebiliyoruz. Son aşama ise imagination veya tahayyül. Karanlık bir odada otururken bile bir elma görüntüsü getirebiliyorum gözümün önüne. Reid diyor ki işte bu elma görüntüsü dediğimiz şey aslında dış dünyadaki elmanın bizim beynimizdeki temsili. Tahayyül de bu temsillerin evrilip çevrilmesi. Mesela kafamda elmayı ikiye kesebilirim, mor elma hayal edebilirim, elmalı pasta bile yapabilirim, üç tane elmayı jonglör gibi çevirebilirim…

Geldik Peirce’e. Kendisi tüm bu filozofların eserlerinden haberdar ve bolca atıfta bulunuyor hepsine. Locke’un sistemini alıyor, işaret ve nesne şeklinde kurgulanan ikiliğin yetersiz olduğunu vurguluyor ve işaret-nesne-yorumlayıcı üçlüğünü tanıtıyor. Orijinal haliyle sign-object-interpretant. Ve diyor ki etrafımızdaki tüm zihinsel süreçler, tüm iletişim örgüleri ve hatta tüm doğa bu şekilde analiz edilebilir. Ayçiçeklerinin güneşe yönelmesini de bu çerçeve ile anlayabiliriz, bir kurbağa bacağına elektrik verildiğinde hareket etmesini de. Reid gibi o da insan zihnini üç aşamada temsil ediyor. İlk aşama duyu veya algı. İkinci aşama tanımlama veya hafıza, üçüncü aşama ise zihnimizdeki temsilleri bir tür kurmacaya dahil edebilme yeteneği yani bir anlamda tahayyül.

Peirce de Locke gibi Semiyotik = Mantık diyor. Yani işaret ilişkilerinin ötesinde bir mantık yok aslında diyor. Ve kendisine kadar gelen mantık geleneğini üç temel çalışma alanına ayırıyor. İlki (speculative grammar diyor ismine) nesneler ve işaretler arasındaki ilişkinin nasıl inşa edildiğine bakıyor. İkincisi (logic proper da diyor buna) çoğu mantıkçının çalıştığı alan. Bir takım önermeler ve onlar arasındaki ilişkiler. Üçüncüsü ise daha karmaşık (methodeutics diyor genelde). Doğru akıl yürütme tekniklerini araştırıyor bu üçüncü alan. Doğru şekilde akıl yürütmek Peirce için çok önemli çünkü ona göre bir insan ancak bu şekilde hayatta aşama kaydedebilir. Bireyin yönelimi ancak doğru akıl yürütmeyle birleştiğinde müspet sonuçlar verebilir.

İşte bu doğru akıl yürütme alanının altında pragmatizm karşılaşıyoruz. Peirce’e göre pragmatizm, bir anlamda, doğru akıl yürütmenin teorisi. Bir problem karşısında nasıl davranmalıyız? Bir bilimci elindeki hipotezleri nasıl sıraya koymalı test etmek için? Bir araştırmacı kaynaklarını nasıl yönetmeli? Bir çocuk veya bir hayvan etrafını nasıl öğrenebiliyor? Hatalarımızdan nasıl ders alıyoruz? Mantıksal çıkarımları nasıl yapabiliyoruz? Pragmatizm bunlara bir cevap olarak ortaya atılıyor.

Pragmatizm’in ilk tanımı, daha doğrusu pragmatik maksim fikrinin ilk dışavurumu 1878’deki “How to Make our Ideas Clear” makalesinde yer alıyor. Peirce’ün amacı zihnimizdeki kavramları düzenlemek ve bunun için bir metot arıyor. Bulduğu da pragmatik maksim. Bu maksime göre bir kavram (veya bir düşünce, arzu, inanç vs) ancak ve ancak olası sonuçları kadar anlamlıdır.

1878’den 1914’te ölene kadar bir sürü farklı şekilde daha tanımlıyor pragmatizmini ancak oralara gitmeyeceğiz bu yazıda. Üstteki pragmatik maksime biraz baksak yeter. Bir kavram veya inanç sadece ve sadece olası çıktıları kadar anlamlıdır. “Acıktım” diyen birisinin önüne konulan yemeği bekleriz örneğin. Bu kelime veya bu cümle ancak bu türden bir düşünceyi bizde uyandırdığı ölçüde anlamlıdır. Dil de bununla mümkündür düşünce de. Bir inancımız ancak ve ancak o inancın çıktıları kadar anlamlıdır. Öbür dünyaya inanmak bir takım eylemlerimi, sözlerimi değiştirdiği müddetçe anlamlı olacaktır. Aksi takdirde “x’e inanıyorum” diyen biriyle “değil x’e inanıyorum” diyen biri arasında hiçbir gözlemlenebilir fark olmayacaktır. Peirce’e göre bu lafazanlıktır. Kavramlarımız ve dilimiz (ve zihinsel süreçlerimiz) bu türden lafazanlıkları kaldırmaz. Bunlardan derhal kurtulmak lazımdır ve pragmatizm de bunun ismidir işte basitçe.

Hazır başlamışken hemen bir takım gündelik hayat deneyimine uyarlayalım bunu. Örneğin, binlerce siyasetçi var sürekli ne kadar dindar olduklarından bahseden. Peki, bu dindarlık iddiası hangi davranışlarına yansıyor “ben dindarım” demek dışında? Benzer şekilde sürekli yakınan mızmızlanan koskoca bir gençlik var. Kaynak eksikliğinden yakınıyorlar, yeterli eğitim alamamaktan yakınıyorlar, yeterince fırsat verilmediğinden yakınıyorlar… Peki tüm bu yakınmalar ne anlama geliyor yakınmak dışında? Kendi haline ağlamak yerine kalkıp da bir şeylerin ucundan tutan biri çok daha anlamlı bir iş yapmış oluyor. Eline bir kalem alıp da resim çizmeye başlayan biri belki birkaç yıl sonra sergi açacak hale gelirken; mızmızlanan kişi mızmızlanan kişi olmaya devam ediyor. Sorsanız tüm bu mızmızlanmanın kendisine iyi geldiğini, kendi hakkını aradığını vs söyleyecektir. Ancak pragmatik maksimin de dediği gibi bir eylemin anlamı o eylemin çıktılarıdır. Gün boyu kendi derdine yanan insan da gün boyu kendi derdine yanan insandır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.