Kategoriler
Uncategorized

Genç Çiftlerin Ebeveynlik Trajedisi – II

İnsan davranışıyla ilgili birçok konuya olduğu gibi ebeveynliğe de etolojik kökenlerini irdeleyerek girmeliyiz. Etoloji hayvan davranış bilimidir. Kökeni Aristo’ya kadar gider. Aristoteles 495 farklı hayvan türünü tek tek incelemiş ve ayrıntılı notlar almıştır. Birçok hayvanı ilk kez tanımlamıştır.

Aristoteles, hayvanların genel hatlarıyla yeme içmelerini, morfolojik özelliklerini, çiftleşme ve üreme davranışlarını tasvirlemiştir. Bir takım taksonomiler geliştirmiştir ancak günümüz biyolojisinde pek anlamlı değildir geliştirdiği tasnifler. Canlı dünyasının tasniflenebileceği, kategorilere ayrılabileceği, bir ağacın dallarıymış gibi çalışılabileceği fikirleri etkili olmuştur kendisinden sonra gelenler için.

İlgili kitaba buradan ulaşılabilir: https://ebooks.adelaide.edu.au/a/aristotle/generation/

Aristo sonrası etoloji yani hayvan davranışı çalışmalarında neredeyse kocaman bir boşluk var. 14-15. yüzyıllara kadar bir daha pek de kimsecikler incelemiyor hayvanları, davranışlarını, aile yapılarını, formlarını vs. Botanik için de benzer bir durum söz konusu, bitkilere de Aristo ve öğrencisi (arkadaşı ve mirasçısı aynı zamanda) Theophrastus sonrasında neredeyse modern zamanlara kadar kimse aynı bilimsel ve titiz ilgiyi göstermiyor.

Rönesans dönemi İtalya’sında birçok düşünür (doğacı, heykeltıraş, ressam, savaş mühendisi, bilimci, filozof, mantıkçı vs) hayvanlara temiz gözlerle bakmaya başlıyorlar. Temiz diyorum çünkü hemen öncesinde kocaman bir orta çağ boyunca bırakın hayvanları, insan aklına bile düzgün bakılamamış. İnsan aklı kusurlu, sürekli güdülmesi gereken, sürekli kurallarla sınırlanması gereken, bilgi üretmekten aciz bir nesne olarak ele alınıyor yaklaşık on asır boyunca Avrupa kıtasında. Bilginin tek kaynağı olarak eski ustalar, eski yazıtlar ve kilise, devlet gibi otoriteler görülüyor. Ortalama vatandaşın düşünerek bir takım doğruluklara ulaşabileceği fikri bile yabancı o dönemin insanına. Bilgi ya kutsal kitaplardan gelir, ya kiliseden, ya da eski dedelerimizden. Genel kanı bu yönde. İnsana bile yer olmayan bu atmosferde mecburen hayvana da yer yok, mecburen hayvan zihni ve davranışı da kenara itiliyor.

İşte tam da Rönesans denen çağda aklın önü açılıyor. İnsanın akıl yürüterek, deneyler yaparak, etrafı gözlemleyerek bilgiye ulaşabileceği fikri toplumda ufak ufak yayılıyor. Tam da bu dönemde hayvanlara da yeniden bakıyor insanlık. Hayvanların dolaşım sistemlerine kafa yoruyorlar, hangi hayvanların insana daha çok benzediğine kafa yoruyorlar, hayvanların yapabildikleri şeyleri nerede ve nasıl öğrendiklerini sorguluyorlar. Bir dönem sonrasında Francis Bacon, başyapıtı Novum Organum‘u (1620) bir karganın problem çözme yeteneklerini nasıl edindiğini sorgulayarak açıyor.

Rönesans’tan 20. yüzyıla kadar geçen dönemde birçok şey oluyor etoloji bağlamında önem atfedebileceğimiz. Birçok hayvanın sindirim ve solunum sistemi anlaşılıyor. Linnaeus’un bilimsel isimlendirmesi ortaya çıkıyor [birkaç Türkçe kaynak: 1, 2, 3], insanın da hayvanlar arasındaki taksonomide bir yeri olduğunu savunanlar yavaş yavaş türemeye başlıyor, Darwin yıllarca dünyayı gezip yüzlerce farklı hayvan türüne baktıktan sonra doğal seçilim teorisini ortaya atıyor, embriyolojik süreçler ilk kez ayırt ediliyor ve organ gelişimiyle ilgisi ortaya konuyor, filogenetik ağaç yavaş yavaş ortaya çıkıyor, genetik çalışmalar ufak ufak başlıyor… Anlayacağınız bir tür doğaya dönüş var bu 400-500 yıllık aralıkta ve hayvan çalışmaları da bundan nasibini alıyor. Bu dönemlerin de ayrıntılı bir tarihi verilmeli ancak pratik dertlerimiz için buna gerek yok.

Yirminci yüzyıla geldiğimizde bir takım fikirler artık -en azından bilim camiasında- oturmuş, genel kabul görmüş diyebiliriz. Bunların bazıları şu şekilde:

  • İnsan da bir tür hayvandır.
  • Doğada morfolojik ve genetik olarak insana çok yakın hayvan türleri vardır.
  • İnsandaki öğrenme, akıl yürütme, yavru bakımı gibi süreçler birçok hayvanda da farklı karmaşıklık seviyelerinde bulunmaktadır.
  • İnsan dışında alet yapan ve kullanan birçok hayvan türü bulunmaktadır.
  • İnsan [o dönemler şimdiki kadar net bilinmemekle birlikte güçlü bir teori olarak] Afrika’da bir yerlerde ilk olarak ortaya çıkmıştır ve oradan dünyanın kalanına yayılmıştır.

Bunlar ve benzer düşünceler ekseninde bir sürü çalışma yapılıyor. En ünlülerinden bir tanesi Amerikalı psikolog John Watson’dır, kendisi aynı zamanda Davranışçılık okulunun da kurucusudur. Bu ekolde çok katı deneyselci anlayış hakimdir. Hem kavramsal zeminde deneyimi en tepeye koymuşlardır hem de bilim yapma şekilleri sürekli bir şeyleri laboratuvar ortamında taklit etmektir. Her canlının her şeyi sadece doğru deneyimle öğrenebileceğini iddia ederler örneğin. Bir sürü kedi köpek keçi gibi hayvanı ufak ortamlarda deneylere sokup dururlar. Bu türden bir deneyimci çıkışın dönemin Amerika’sında etkili ve önemli olduğunu söyleyebiliriz. Watson insanlar arasında doğuştan gelen farkların çok da önemli olmadığını söylemektedir örneğin. Yani bir siyah ve bir beyaz ayrıntıda farklıdır Watson’ın gözünde. Der ki, bana istediğiniz on tane çocuğu verin, size onların hepsini doktor da yaparım, pilot da, mühendis de. Her çocuk diğerlerinin öğrenebildiği şeyleri öğrenebilir. Bu türden bir düşünce genel dünya görüşümüz adına da elbette önemlidir. Eskimo (İnuit) ailelerinin kafeslerde sergilendiği bir dönemden bahsediyoruz. Burada biraz anlatmışlar bu çirkinliği. İşte böyle bir dönemde Watson bunları söylüyor ve argümanın doğası gereği karşı taraf kadar uç yerlere gidebiliyor kendi düşünceleri de.

Aynı akımın diğer bilinen isimlerinden biri de Ivan Pavlov. O da benzer işleri Rusya’da yürütüyor. Koşullanma, sağaltım, sembolik öğrenme vs gibi bir sürü şey deniyorlar. Yine aynı akımın belki de en tartışmalı ismi de Frederic Skinner oluyor. Skinner hocası Watson’ın da ötesine geçiyor ve dil gibi karmaşık becerilerin bile sadece deneme-yanılma türü bir süreçle öğrenilebileceğini iddia ediyor. Bu iddialarına Noam Chomsky dilin karmaşıklık seviyeleri olduğunu göstererek bir yanıt veriyor ve aslında Chomsky’nin bu yanıtını takip eden gelenek bugün Cognitive Science (sanırım Türkçesi bilişsel bilimler) olarak anılıyor. Konuyu çok dağıtmadan geri dönelim.

Davranışçılık ekolü bir takım şeyleri abartsa da bazı doğru noktalara parmak basıyor. Evet insan bebekleri çok yakın potansiyellerle dünyaya gelirler, ayrıntıda farklıdırlar; ve yine evet, hayvanlar da öğrenir, karmaşık işler yapabilir.

Davranışçılık akımının eksiklerini gediklerini kapatmak ise etologlara kalıyor. O dönem etolog diye bir şey henüz yok aslında. 1973’te Tıp alanındaki Nobel ödülü birden hayvanlarla ilgili üç tane adama (Niko Tinbergen, Konrad Lorenz ve Karl von Frisch) verilince dikkatler o tarafa çevriliyor. Niko Tinbergen’in Nobel dersinde de anlattığı gibi o döneme kadar hayvan davranışıyla ilgilenenleri kimse pek ciddiye almıyor, hayvan davranışı bilimin “gereksiz”, “boş zaman öldürgeci” hali olarak anılıyor.

Etolojik yaklaşımın Davranışçılık’tan farklı bir takım yönleri var:

  • Davranışı laboratuvarlarda çalışmak pek doğru değildir, yanıltıcıdır. Hayvanlar kendi ortamlarında, kendi gerçekliklerinde çalışılmalıdırlar.
  • Her tür her şeyi öğrenemez, türlerin çevrelerine ve hayat koşullarına göre öğrenebilecekleri, uygun oldukları işler vardır.
  • Hayvan türlerinin kendilerine has belirlenmiş eylem örüntüleri (fixed action patterns) vardır. [Felsefe ve psikoloji tarihi boyunca sezgi (intuition) veya doğuştan gelen bilgi (innate knowledge) olarak çalışılan şeye alternatif bir isimlendirmedir bu. Doğuştan gelen bilgi yoktur, bir takım belirlenmiş eylem örüntüleri vardır.]
  • Bazı hayvan türlerinde (örneğin Lorenz’in meşhur ördeklerinde) belirleyim (imprinting) gözlemlenmiştir.

Tüm bunları boşuna anlatmadık elbette. Yavru bakımı veya ebeveynlik, bir insan özelliği olmaktan çok çok daha fazla miktarda bir hayvansal özelliktir. Doğada 300 milyon yıldır yavrusuna bakan canlılar yaşamaktadır. Memelilik bir anlamda bu yavru bakımının çok özelleşmiş bir halini içermektedir; anne süt vererek bebekle uzun süre geçirmektedir. Benzer şekilde kuşlar da kuluçkaya yatmakta ve sonrasında bebek kuşa uzun süre bakmaktadırlar. Bir kenara yumurtlayan kurbağalar veya yavrularını doğdukları anda yiyen bazı balık türleri düşünüldüğünde, yavru bakımının canlılık ve türler açısından çok önemli olduğu su götürmezdir.

Biz de tam bu sebeplerden ötürü, modern Anadolu insanının ebeveynlik adı altında gerçekleştirmeye gayret ettiği maskaralıkları irdelerken hayvan dünyasına da bakacağız. Orada neler olmuş, neler bitmiş, insan bebeği ne ölçüde diğer bebeklere benzer ne ölçüde ayrıklaşır, bir bebek gerçekten her şey olabilir mi, ömür boyu sürecek psikolojik eğilimlerin çoğu gerçekten de bebeklik döneminde mi atılıyor… Bunlarla haşır neşir olmaya çalışacağız.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.