Kategoriler
Felsefe

Felsefeye Giriş

Ezberleri bozarak felsefe tarihine bakmak.

Felsefe tarihi aslında iki temel kutup ve bu kutuplar arasında oluşan yelpazede saçılmış düşüncelerin tarihi olarak da düşünülebilir.

İlk kutup insanı merkeze koyar. İnsan başarıları, aklı, becerileri, toplum, dil vs birincildir bu tür düşünürler için. İkinci kutup ise doğayı merkeze koyar ve insanı doğanın bir uzantısı olarak çalışır.

Bu ayrımı elbette biraz daha açıklamak lazım. Çoğumuzun tanıdığı Plato-Aristoteles örneği bu iş için uygun olacaktır sanırım. Plato ekseriyetle devlet, toplum, geometri, ahlak, retorik, matematik, dönemin bilgi anlayışı gibi konulara kafa yorar. Meno diyaloğunda ahlakın öğretilip öğretilemeyeceğini sorgular örneğin. Devlet yönetiminin nasıl olması gerektiğine kafa yorar. Soylular ve köleler arasındaki ilişkiyi inceler.

Aristoteles de bu konularda eserler vermiştir ancak Plato’nun aksine bambaşka nesnelere de bakmıştır. Yaşam süresi boyunca 495 farklı hayvanı incelemiş ve tasniflemiştir. Üreme organlarına, yumurtalarına, hareket biçimlerine, yavrularına, beslenme şekillerine bakmıştır. Aynısını bitkiler için de yapmıştır öğrencisi Theophrastus ile birlikte. Aristo kayaçlara, taşlara, nehirlere de bakmıştır. Jeoloji diye bildiğimiz alanın bazı temel ilkelerini ortaya atan kişi Aristoteles’tir. Charles Lyell, iki bin yıldan fazla bir süre sonra çok benzer ilkeleri tespit etmiş ve 19. yüzyıl İngiltere’sinde dillendirmiştir.

Aristoteles’in hayvan çalışmaları da öylesine değildir. Bugün “etoloji” ismiyle bilinen alanın kurucuları Aristoteles’in “4 Sebep” ilkesini temele koymuşlardır çalışmalarında ve 1973 yılında Fizyoloji Nobel Ödülü’nü almışlardır.

Plato ekseriyetle insan ve insan ürünlerini çalışmıştır, insan Plato’ya göre çok önemli bir yer kaplar doğada. Aristo ise insanı diğer canlıların ve hatta cansızların devamı olarak görür. Bir sürü hayvan ve bitkiyi incelemiştir ve insandaki muhteşemliğin aslında doğadan geldiğini fark etmiştir.

Felsefe genelde Plato’yu takip eder. Ortalama felsefe okuru, ortalama akademisyen, ortalama dindar vs için Plato’nun söyledikleri daha caziptir. Masallara inanmak isteriz. İnsanın doğada çok özel bir yeri olduğuna inanmak isteriz. Bir kozalak önemli değildir ancak “geometri” adıyla soyutladığımız bilgi alanı önemlidir bizler için. Bu geleneğin devamı olarak da felsefe gittikçe karmaşıklaşmıştır, nesnesini kaybetmiştir ve laf salatasına dönmüştür.

Bu ikilik farklı kuşaklarda, dönemlerde farklı isimlerle karşımıza çıkar. Rasyonalizm-empirisizm ayrımı vardır örneğin 16-17. yüzyıllar sonrası. Matematik felsefesinde formelcilik-sezgicilik ayrımı vardır 19. yüzyıl sonrası. Her dönemde yeni isimler verilmiştir, bu yüzden felsefe tarihine yeni başlayanlar için tüm bunlar alakasız şeylermiş gibi görülür. Halbuki sürekli aynı konular, aynı temalar, aynı tartışmalar tekrar etmektedir ancak her seferinde farklı isimler vardır. Örneğin, 20. yüzyıl zihin felsefesinde de doğuştan-çevresel bilgi ayrımı vardır. Chomsky felsefesinde insana has olduğu iddia edilen dil organı vardır. Birçok zihin felsefecisi sadece insanların akıllı, bilinçli olabileceklerini iddia ederler. Bunlar ne yazık ki safsatadır. Odasından, ofisinden, evinden çıkmayan; doğada, kırda, ormanda gezinmeyen küflenmiş akıllar ne yazık ki bu kadarına kafa yorabilmektedirler.

Şanslıyız ki her dönemde odasından çıkıp ormanı, kırı gezen düşünürler olmuştur. da Vinci bunlardan biridir, Turing bir diğeri. Leibniz, Peirce, Newton, Einstein, Helmholtz, Young, Darwin, Reid, Bacon, Mevlana, Lao… Tarihsel ve coğrafi olarak nereye gidersek gidelim karşımıza böyle büyük düşünürler çıkar. Etrafı gezmişlerdir, doğayı incelemişlerdir, hayvanları anlamaya çalışmışlardır ve insanı tüm bu bağlamda bir yerlere koymak niyetindedirler.

Ne yazık ki 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren felsefe ve bilim tamamen ayrılmaya başlamıştır. Odasından çıkmayan düşünürlere gün doğmuştur bu ayrım ile. Eskiye yönelik de aynı ayrımı uzatmaya çalışırlar. Newton filozof değil bilimciydi derler. Fibonacci filozof değil matematikçiydi, bilimciydi derler.

Felsefe, bilim, sanat, zanaat, şiir, mizah, mühendislik vs ayrımları çok yenidir. Bundan birkaç yüzyıl önceye gittiğimizde ortalama bir düşünürün bunların çoğuyla aynı anda meşgul olduğunu görürüz. Örneğin Goethe, bir ağacın dibinde oturup şiirler yazmıştır, sonra o ağacın dallarını incelemiştir ve fark etmiştir ki sürgünler bazen dallara bazen yapraklara bazen de çiçeklere dönüşüyorlar. Bunları görmesini sağlayan gözü de incelemiştir Goethe. Çizimler yapmıştır, görme modelleri vermiştir, botanik araştırmalar yürütmüştür. Bugünkü bakış açımızla Goethe hem şair, hem ressam, hem bilimci, hem filozof, hem mühendis, hem araştırmacıdır. Ancak bu laflar gereksizdir. Goethe sadece Goethe’dir. da Vinci de Goethe gibi aklına gelen her şeyle ilgilenmiştir. Çizimler yapmıştır, müzik aletleri tasarlamıştır, şehir planları kurgulamıştır, savaş aletleri çizmiştir, bitkilerin dallanmalarını incelemiştir, hayvanların iç organlarını ve kaslarını gözlemlemiştir.

Felsefe pedagojisinde bugün en büyük sorun bu isimleri çok ciddiye almaktır. Üniversitelerdeki felsefe eğitimi ne yazık ki üç beş tane konu etrafında toplanmış bir takım laf salatalarını sürekli öğrencilere dayamak üzerinedir. Öğrenciler doğaya bakmazlar, bitkileri ve hayvanları incelemezler. Sadece bir takım yazılar vardır ve onları ezberleyip dersleri geçerler. Sonra onlar da öğretmen olurlar ve bu devran böylece sürüp gider.

Düşünce tarihimiz boyunca yetişmiş tüm büyük düşünürler etraflarına bakmıştır ilgiyle. Diğer insanların umursamadıkları ufak ayrımlara kafa yormuşlardır. Fibonacci tavşan topluluklarının nüfusunun nasıl arttığına kafa yormuştur ve “altın oran” denen matematiksel sabiti bulmuştur. Bu “altın oran” bir sürü ressam tarafından kullanılmıştır Rönesans ve sonrasında. da Vinci buna eklemeler yapmıştır. İnsan yüzünün de altın oranla ifade edilebileceğini göstermiştir. Ağaç dallarının da sürekli bu tip yasalara uyduğunu göstermiştir. Darwin bu fikirleri almış ve daha geniş coğrafyalara uygulamıştır. Gezdiği her yerde hayvanlara ve bitkilere bu inceleyici, meraklı gözlerle bakmıştır. Turing de aynı ekolün ardılıdır, sadece altın oran değil, bu oranı mümkün kılan mekanizmalara kafa yormuştur Turing.

Hakkaniyetli bir felsefe tarihi verebilmek için öncelikle “Felsefe” diye bir şeyin son birkaç yüzyıla kadar bu şekilde bilimden, sanattan, zanaatten, doğadan, insandan, ağaçtan, bitkiden, mühendislikten, resimden, şiirden… kopuk olmadığını anlamamız gerekmektedir. Büyük felsefecilerin hiçbiri sadece “felsefe” yapmamışlardır. Çoğu bugünkü kavramsal çerçevemizde büyük bilimcidirler aynı zamanda.

Örneğin Descartes uzamsal ilişkileri temsil etmemize yarayan ve bugün bile kullandığımız Kartezyen koordinat sistemini ortaya atmıştır. Aynı yüzyıl içinde Newton ve Leibniz de sonsuz küçükler hesabını (calculus) keşfetmişlerdir. Leibniz hesap makinesi yapmıştır genç yaştayken, Newton optik ve yerçekimiyle ilgili teoriler ortaya atmıştır. Mühendislik çizimleri yapmışlardır, mantık çalışmışlardır.

Düşünce tarihimiz “felsefe” vs gibi ufak isimlerin arkasına sığamayacak kadar büyüktür ve bu yüzden özenle çalışılmalıdır. Bugün “felsefe” denen alan ne yazık ki endüstriyelleşmiştir. Ortalama felsefe lisans mezununun dünyadan haberi yoktur. Matematik bilmez, mantık bilmez, biyoloji bilmez, kimya bilmez, psikoloji bilmez, fizik bilmez… Halbuki bunları ortaya atanların veya keşfedenlerin hepsi bugün “filozof” dediğimiz kişilerdir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.