Kategoriler
Felsefe Psikoloji

Ruh-Beden Ayrımının Felsefesi

Hormonlar kadar fiziksel şeyler düşünceler kadar soyut şeyleri doğrudan etkiliyorlar…

Ruh-beden ikiliği, batı felsefesindeki en eski ikiliklerden birisidir. Antik Yunan felsefecileri okurken bile şaşırırsınız ruh-beden ikiliğini hiç sorgulamadan, hep ordaymışçasına kabul etmelerine. Bu ikilik hep oradadır. Düşünen bir zihin vardır ve işleyen bir beden vardır insanda. Bu böyle gelmiş, böyle de gitmektedir. Ve düşünen zihin insanı hayvandan ayırt eden kısımdır.

Peki gerçekten böyle midir? Yani felsefede gelinen nokta ne diyor? Bu yazıda ruh-beden ikiliğinin felsefesinin ufak bir tarihçesini vermeye çalışacağım. Çok kapsamlı ve ayrıntılı bir tarihçe elbette olmayacak ancak kendimce nasıl gördüğümü anlatmayı deneyeceğim.

Ruh-beden ikiliğinin kurucusu hep Descartes’mış gibi anlatılır veya öyle algılanır ancak bunun gerçeklikle ilgisi yoktur. Descartes insanlık kadar eski bu ayrımı Sinameki’nin deyimiyle barıştırmayı deneyen kişilerin biridir. Bir sürü başka filozof da olmuştur ancak Descartes ortaya çıktığı dönem ve yerden ötürü daha özel bir konumdadır. Kopernik, Kepler, Brahe, Galileo, Bruno, da Vinci, Bacon gibi düşünürlerin eserlerinden ve çalışmalarından haberdardır. Doğayı daha maddeci ve formel anlayan düşüncelere de hakimdir. Tam da bu yüzden ruh ve bedeni birleştirmeye çalışır. Ruh’un ve Tanrı’nın varlığını sorgulamaz bile. Ancak beden de vardır ve o da sorgulanamaz Descartes’a göre. Beden ikincil olabilir ancak vardır. Kendisinden önceki dönemin Hıristiyan düşüncesi gibi bedeni tamamen ortadan kaldırmaya çalışmaz Descartes. Ruh ve bedeni barıştırmaya çalışır. Yani Descartes’ın Meditasyonlar’ında aslında iki farklı gelenek vardır. Biri felsefenin en kadim ayrımlarından olan ruh-beden ayrımı, diğeriyse Hıristiyan geleneğindeki beden anlayışı.

Descartes bunları ve az önce saydığımız düşünürlerin çalışmalarını birleştirir Medistasyonlar’da. Tepki gecikmez. Spinoza şiddetli biçimde ruh-beden ikiliğini eleştirir. Birbirini etkileyen iki töz fikrinin çelişkilerinden dem vurur. Eğer bu iki töz birbirini etkileyebiliyorsa farklı iki töz olamazlar, aynı tözün farklı görüntüleri olabilirler ancak. Descartes da zaten bu karşılıklı etkileşim olayını çözememişti kendi felsefesinde. Ruh, bedenin içinde epifiz bezinde oturur diye düşünüyordu. Buna kanaat getirmesinin temel nedeni de epifiz bezinin kozalaksı ama tek parça gibi görünmesiydi. Ruh oradan bedeni yönetiyordu Descartes’a göre.

Descartes aynı zamanda hayvanların ruhlarının olmadığını, basit birer makine olduklarını da söylemişti. Hayvanlara bakma şeklimiz ne yazık ki Descartes’ın etkisinde çokça kaldı. Halbuki kendisinin de bolca etkilendiği Francis Bacon soruyordu bir kargaya su içebilmek için kütüğün içine taş atması gerektiğini kim öğretti diye. Bacon farkındaydı ruh-beden ayrımının bir ucu da mecburen bizi insan-hayvan ayrımına getiriyordu. Ruh insani yöndü, beden ise hayvan kısmımız.

Felsefe sekülerleştikçe ruh kavramı gücünü kaybetti ve birçok filozof sandı ki ruh-beden ayrımı kalmadı. Ayrım sadece dönüştü, zihin-beden ayrımı oldu. Zihin bedenin bir fonksiyonu mudur? Zihin bedeni nasıl etkiler? Beden zihni nasıl etkiler?

Ne yazık ki ruh yerine zihin deyip 400 yıl önceki tartışmaları sıfırdan yapıyoruz. Zihin ve beden aynı şeydir. Aynı nesnenin iki yüzüdür. En fazla o kadar ayrık olabilirler. Felsefenin her dönemde yeniden keşfettiği de budur. Kant da empirisizm ve rasyonalizmi barıştırmaya çalışırken aslında ruh-beden ikiliğini barıştırmaya çalışıyordu Descartes gibi. Peirce’ün pragmatizmi de bunların iki ayrı şey olmadığını söylüyor. Bugün zihin felsefesinde geldiğimiz noktada ise Heidegger’e, Ponty’ye tekrar bakıyorsak zaten ruh-beden veya zihin-beden ayrımının bulanıklaştığı bir şeyler arıyoruz demektir.

Bedenselleşmiş zihin teorilerine geri dönmüş durumda bugün zihin felsefesi. Davranışçılık ve bilişsel psikoloji akımlarının da bunda etkisi oldu elbette. Pragmatizm ve psikoanaliz de önemli dayanaklar sağladı. Zihin/ruh ve beden iki farklı nesne olarak görülmüyor artık eskisi kadar. Buna sağlam dayanaklarımız da var bu sefer. Beyin görüntüleme yöntemleri gelişti, yapay zeka gelişti, psikiyatrik maddeleri daha iyi anlıyoruz ve görüyoruz ki düşünce veya duygu sandığımız çoğu şey aslında beyin kimyamızdan etkileniyor. Birkaç mg tüketildiğinde bile insana binbir türlü hayaller gördürecek bir sürü madde var. O maddeler bunu yapabiliyorsa vücudumuzdaki hormonlar da yapabiliyor demektir. Hormonlar kadar fiziksel şeyler düşünceler kadar soyut şeyleri doğrudan etkiliyor. Bu sebeple ruh-beden ayrımı da aslında sürdürülemez oluyor. Anılarım, algım, düşüncelerim, duygularım… hepsi bir takım kimyasal ve fiziksel süreçlerin etkisinde var olabiliyorlar ancak. O süreçlerle birlikte ancak bahsedebiliyoruz bunlardan. Yani beden ve ruh aynı tözün iki görüntüsü Spinoza’nın da dediği gibi. Dönüp dolaşıp aynı bilgelikleri keşfediyoruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.